Ölülerin Öyküleri (Alıntı)
Antakya’nın batısındaki o eski han, yolun ortasında bir yara izi gibi dururdu. 1098’in sonbaharıydı; Haçlı ordusu Kudüs’e varmış, Antakya’yı Bohemond’a bırakmış, geri dönüş yoluna koyulmuştu. Beş Frank askeri –köyü yakan yedi kişiden geriye kalanlar– Avrupa’ya dönüyordu; zırhları satılmış, atları yorgun, cepleri yağmalanmış altınla dolu. Onlar ciddiydiler; eve, şatolarına, unvanlarına dönmek istiyorlardı. Ama iki tanesi, Guillaume ve Bertrand, geride kalmayı seçmişti. “Biraz daha eğlence,” demişlerdi gülerek; şarap, kadın, yağma… Dönüşü ertelemek için. Yediydiler köyde, ama bu ikisi en vahşisiydi; tecavüzde, katliamda, kahkahada en önde. Elif biliyordu; izleri takip ederken, her köylünün lanetini dinlemişti. Beşi kuzeye, Toroslar’a doğru gitmişti; Avrupa yolunda, şehir şehir. Elif onları da bulacaktı, teker teker. Ama önce bu ikisi. Eğlence için kalanlar. Han, gece yarısı sessizliğe gömülmüştü. Rüzgâr, çatlak taşlardan ıslık çalıyor, zeytin dallarını kırbaçlıyordu. Avluda iki at b...