Gece Otel'de

 İstanbul'un damarları, İstiklal Caddesi'nin parlak yalanlarından birkaç adım ötede, arka sokakların karanlığında tıkanıyordu. Eski bir apartman, burada, zamanın çürük dişlerine karşı direniyordu; duvarları Osmanlı işlemeleriyle süslü, ama içindeki rutubet, farelerin kemirdiği hatıralarla doluydu.

Sahibi, eski bir kemancıydı adı Yılmaz'dı, ya da öyle kalmıştı hafızalarda. Gençliğinde senfoni orkestrasında keman çalmış, alkolün zehirli kucağında erimişti. Şişeler, notaların yerine geçmiş, orkestra onu kusmuştu. Şimdi, babaannesinden kalan bu binayı mini bir otele çevirmişti, Karşılıklı altı daire, her biri bir mezar gibi, şehrin lanetlilerine geçici tabutlar sunuyordu. Yılmaz, giriş katındaki loş lobide oturur, eski bir gramofonda Bach'ı çalardı, ama sesler hep boğulur gibi çıkardı tıpkı kendi boğazı gibi, rakının yaktığı. O gece, yağmur şehrin üzerine bir zehir gibi yağıyordu, sokakları pislikle yıkıyordu. Apartmanın girişinde, dört gölge toplanmıştı tesadüf değil, İstanbul'un acımasız girdabının bir araya sürüklediği enkazlar. İlk gelen, ailesinin reddettiği trans birey, Ayşe'ydi; eski adı hâlâ derisinin altında kanıyordu. Ailesi onu evden kovmuştu, "Sen bir ucubesin," diye haykırmışlardı, ve o da sokaklarda parçalanarak yeniden doğmuştu, ama her bakışta, her dokunuşta yarım kalıyordu, bedeninin ihanetiyle boğuşuyordu. Yanında, kaderine lanet etmiş genç kız oturuyordu: Leyla, Doğu'dan gelmişti, bir akrabanın ellerinde bedeni kirletilmişti. Namus davası güden küçük kardeşi ve ailesi peşindeydi; "Kirli kanı temizlemeliyiz," diyorlardı, bıçaklarını bilemişlerdi. Leyla, sahte bir kimlikle burada saklanıyordu, her kapı çalınışında titreyerek, rüyalarında o elleri hissederek. Karşılarında, iftiraya uğramış adam vardı Mehmet, eskiden bir muhasebeci, patronunun kirli sırlarını örtmek için hapse atılmıştı. Çıktığında her şeyi kaybetmişti: evini, karısını, onurunu. Sokaklar yatağı olmuştu, çöpler arasında yatarken fareler kediler köpekler hepsiyle iç içe, ta ki bu apartmana sığınana dek. Ve son olarak, şehrin üçüncü sınıf bir pavyonun'da çalışan konsomatris, Fatma. Geceleri masalarda bedenini parça parça satar, müşterilerin nefesleri boğazını tıkardı; ruhu çoktan çürümüştü, aynalarda kendine bakamaz olmuştu, bir oğlu vardı elinde alınmıştı ona hasret bu hayatta sürükleniyordu. Yılmaz, lobideki yırtık koltuğunda oturmuş, rakı şişesini emziriyordu. "Bu şehir," mırıldanırdı kendi kendine, "kendi çürüğünü yutuyor, bizler de onun artıklarıyız." Sözünü bitirmişti ki, içeriye bir kadın geldi. Çekici, alımlı albenili kadındı,saçları Ege'nin fırtınalı dalgaları gibi siyah, gözleri Akdeniz'in derin, soğuk mavisiyle doluydu. Valizini sürükleyerek girdi, pasaportunda Atina çıkışlı yazıyordu. Adı Maria'ydı, ya da öyle iddia etti. Yılmaz ona anahtarı uzatırken, diğerleri girişte durmuş, onu süzüyordu gözlerinde kıskançlık, şüphe, kendi karanlıklarının yansıması. Maria yavaşça teşekkür edip merdivenlerden yukarı çıktı. Yağmur dışarıda şiddetlenince, sohbet başladı,Tahminler, fısıltılar, ama her kelime kendi cehennemlerini kusuyordu. İlk konuşan Ayşe oldu, gözleri Maria'nın akıcı yürüyüşüne çakılı. "O bir özgür ruh," dedi, sesi kırık bir cam gibi. "Bakın o bedene, o duruşa reddedilmemiş, hayır, o kendini kabul ettirmiş. Ben gibi... Ama o bütün, ben parçalanmışım." Sözleri, ailesinin tokatlarını hatırlatıyordu; Maria'nın çekiciliğinde, kendi bedeninin ihanetini görüyor, boğazında bir düğümle yutkunuyordu. Leyla, köşede büzülmüş, "Hayır," diye fısıldadı, sesi titreyerek. "O da kaçıyor bir şiddet gölgesinden. Gözlerinde o korku var, tanırım. Belki bir erkek, belki bir aile tıpkı benim gibi. Tecavüzün izi silinmez, namus diye peşine düşerler, bıçakla temizlerler." Kelimeleri, Doğu'nun tozlu yollarını, küçük kardeşinin soğuk bakışını çağrıştırıyordu; Maria'nın valizinde kendi kaçışını görüyor, elleri titreyerek sigarasını yakıyordu. Mehmet, duvarlara yaslanmış, acı bir kahkaha attı. "Siz hayal görüyorsunuz. O bir yalancı zengin, iftirasız bir hayatı var. Bakın o elbiselere, o kokuya. Benim gibi hapiste çürümemiş, sokaklarda iğrençliklerle yatmamış. Ama şehir alır elindekini, bir gün o da düşer." Sesinde parmaklıkların pası vardı; Maria'nın alımlılığında, kendi kaybedilmiş hayatını kıskanıyor, yumruklarını sıkıyordu. Fatma ise, soluk makyajıyla öne eğildi, "Hepiniz körsünüz," dedi alaycı, boğuk bir sesle. "O bir fahişe, daha üst sınıfı. Erkekleri ağına düşürenlerden pavyonda görürüm ben böylelerini. Alımlı, ama içi çürük. Ben gibi... Geceleri satar kendini, ama sabahları boş kalır, kanar." Sözleri, neon ışıkların altında geçen geceleri yansıtıyordu; Maria'nın güzelliğinde kendi tükenmiş bedenini görüyor, dudaklarını ısırarak susuyordu. Yılmaz, hepsini dinliyordu, kemanı kucağında ölü gibi yatıyordu, tellere dokunmuyordu. "Hepiniz kendi aynanıza bakıyorsunuz," dedi sonunda, rakıyı yudumlayarak, sesi boğuk. "Bu apartman gibi çürüyen, direnen, ama sonunda yıkılacak. İstanbul'un çarpıklığı bu: Herkes bir yara, ama hiçbiri iyileşmez." Maria çoktan yukarı çıkmıştı, ama girişteki hava zehir gibi ağırlaşmıştı. Dışarıda yağmur devam ediyordu, şehrin pisliği duvarlardan sızıyordu: Reddedilişler, tecavüz izleri, iftiralar, satışlar hepsi bir araya gelmiş, bir gecelik bir cehennem oluşturmuştu. Sabah olduğunda, belki dağılacaklardı, ama o gece, karanlıkları birbirine karışmıştı, tıpkı arka sokakların lağım suları gibi. Ve Yılmaz, gramofonu kapattı. Sessizlik, en derin boğulmaydı.

Yorumlar

  1. Her karakterin Maria'yı analiz ederken aslında kendi cehennemini ifşa etmesini merkeze alarak, yalnızlık, iftira, şiddet ve reddedilmişlik temaları üzerinden şehrin çarpık ve acımasız ruh halini yansıtan yoğun bir atmosfer ve psikolojik dramı anlatan müthiş bir hikaye olmuş...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine