İçimdeki Canavar - Eleana M ( Deneme )

Bölüm 1: Gecenin Efsunu

İstanbul, gecenin koyu örtüsüne bürünmüş, her köşe başı adeta yutulmuştu. Şehir, kasvetli ve soğuktu. Gözler, her köşe lambasından yansıyan sararmış ışıklar altında birbirini izleyen karanlıkları takip ediyordu. Sürekli hareket halinde olan ama bir şekilde durmuş gibi duran bu şehri kimse tam olarak anlayamıyordu. Bir yanda caddelerde yürüyen insanlar, sabah için telaşla hazırlık yaparken, diğer yanda aynı insanlar, nehir gibi karanlığın içine çekiliyordu. Şehre ait hiçbir ses kaybolmamıştı ama hepsi kesik kesikti, bir başka dünyanın yankılarıydı sanki. Rüzgar, gecenin sıcağında bile titrekti, geceyi saklayan binaların arasındaki boşluklardan esiyor, gözlerin içine sızıyordu.

Sinem, o karanlık şehre karışmış, her adımında gizemini derinleştiriyordu. Herkesin her şeyi bildiği, ama hiç kimsenin gerçekte ne olduğunu anlamadığı bu şehri o da sahiplenmişti. Öylece yavaşça yürüyordu, sanki etrafındaki her şeyin anlamı yokmuş gibi. Yalnızca kendini duyuyordu. Şehir, onu kendisiyle birlikte taşımaktan yorulmuş gibiydi. İnsanlar, Sinem’in içindeki boşluğu hissedebiliyordu ama kimse buna bir ad veremiyordu.

Binaların pencerelerinden yansıyan sararmış ışıklar, her anı bir tıkanmışlıkla sarhoş ediyordu. Sinem’in varlığı, çevresindeki her şeyin dışında bir sessizlikti. Sadece o anın içindeydi. Belki bir saniye, belki bir ömür; kimse bilemezdi.

Bir akşam yemeği, onu diğerlerinden ayıran anlardan biriydi. Zeynep ve Ela, Sinem’in yakın arkadaşlarıydı. Yine Zeynep’in evinde, üçü birlikte yemek yiyorlardı. Masada gülüşmeler, sohbetler yükseliyordu. Zeynep’in enerjisi her zaman Sinem’i biraz rahatsız etse de, Ela’nın sakinliği onu hep biraz daha fazla çekiyordu. Sinem, gözlerini boş bir şekilde yemekteki tabaklara odaklamışken, Zeynep’in sesi biraz daha yükseldi.

“Bilmiyorum, bir iş görüşmesi yaptım bugün,” dedi Zeynep, bir anda konuya girerek. “Gerçekten heyecan verici. Ama Ela, sen ne düşünüyorsun? Bu kadar fazla yoğun iş... insanı tüketecek gibi.”

Ela, bir yudum alıp sakin bir şekilde cevap verdi. “Evet ama biz de çok çalışıyoruz. Kendine bir şeyler zaman ayırmak da önemli.”

Sinem, yemeklerini kaşığında dolaştırırken, bir yandan da düşüncelerinin içindeki karanlıkta kayboluyordu. “Bir kaç saat daha burada olacağım,” dedi, Zeynep’e bakarak. “Sonra biraz yürüyüşe çıkacağım. Havanın serinliği iyi gelir.” Her zaman söylediği gibi, bu sıradan bahane, hiç kuşku uyandırmadan kabul edildi. Zeynep’in gözleri, Sinem’in boş bakışlarını fark etmese de Ela bir an dikkatlice ona baktı, ama Sinem’in hemen ardından “İyi olur, gerçekten serinlik insanı dinlendiriyor,” diyerek ortama geri döndü.

Bir süre sonra, masadan kalkan Sinem, onları şüpheye düşürmeden ayrılmaya başladı. Her şey olduğu gibi, olağan bir ayrılıktı. Gömleği üzerine çabucak doğru şekilde yerleştirip ceketini giydi. Ayakları, sinirli bir şekilde tıklatmadı, her adımı düşünerek attı. Kimseye bir şey söylemeden, usulca çıkıp pencereden dışarı bakmaya gitti. Zeynep, Ela ve Sinem’in gidişi arasında fark edemedikleri bir fark vardı. Ama Sinem, bunu gayet normal karşılıyordu. Kimse kendisini tanımıyordu.

Sinem, bir zamanlar herkesin gıptayla baktığı, ailesinin gurur kaynağı olan bir kadındı. İçindeki huzur eksikti ama dışarıda gördüğü herkesin yansıması, onu her zaman başarılı, sakin ve güven verici biri olarak tanımlıyordu. Üniversitede aldığı başarılar, hemen hemen herkesin üzerinde konuştuğu başarı hikayeleriydi. Ailesi ona her zaman doğruyu ve iyi insan olmayı öğütlemişti. Fakat her zaman bir eksik vardı. Sinem, o eksikliğin adını koyamıyordu. Herkesin aradığı huzur ve denge ona hitap etmiyor, ruhu sürekli bir şeyler arıyordu.

İstanbul’un yüksek binalarından birinde, modern ve çağdaş bir ofiste çalışıyordu. Şehirdeki en büyük danışmanlık firmalarından birinde yöneticiydi. Bazen ofisin penceresinden şehri izlerken, aslında hiç orada olmadığını hissediyordu. Dışarıdaki kalabalık ne kadar kalabalık olsa da, Sinem her zaman yalnız hissetmişti. İnsanlar ona saygı gösteriyor, başarılarını kutluyor, ama Sinem onların içine asla giremiyordu. Her şeyin bir maskeden ibaret olduğunu biliyordu. En yakın arkadaşları bile, onu gerçekten tanımadığını sanıyordu.

Zeynep ve Ela, Sinem’in en yakın arkadaşıydı. Üçü, iş çıkışı bazen akşam yemekleri yer, bazen de beraber dışarıda sohbet ederlerdi. Zeynep, işinde oldukça başarılı, aynı zamanda oldukça enerjik bir kadındı. Ela ise sakin, derin düşünceli ve biraz daha içe dönük bir kişiydi. Sinem, onların yanındayken bile, bazen bir yabancı gibi hissediyordu. Ancak, her zaman birlikte oluyorlardı. Onlar, Sinem’in hayatında geçmişin içindeki boşluğu doldurmak için bir arayışa çıkmışlardı ama Sinem, henüz kendini tanımıyordu.

O akşam, Zeynep’in evinde bir akşam yemeği düzenlenmişti. Yavaşça yemekleri hazırlarken, Zeynep’in gülüşü ve neşesi Sinem’in içinde bir şeyleri karıştırıyordu. Konuştuklarında, Sinem’in aklı hep başka yerlerdeydi. “Bugün yeni bir proje teklif aldım,” dedi Zeynep, yemek yaparken. “Hangi proje?” diye sordu Ela, dikkatlice Zeynep’e bakarak.

Sinem sadece başını salladı, ama aklındaki tek şey, dışarıda bekleyen karanlıktı. Sinem, bir yandan Zeynep’i ve Ela’yı dinlerken, diğer yandan bu dünyadan uzaklaşmanın yollarını düşünüyordu. Her biri, kendini birbirine yakın hissettirecek kadar önemliydi, ama Sinem için her şey, bir adım daha geride duruyordu. Sinem’in gerçekten hissettiği tek şey, insanları izlemek ve onlara bakarken bir şeyi aramaktı. Ama neyi aradığını kimse bilmiyordu.

Yemek masasında, Zeynep kahkahalarla konuşurken, Sinem’in gözleri bir an için başka bir şeyin içinde kayboldu. O an, şehrin karanlık tarafları, ona tüm cazibesini gösteriyordu. Yavaşça kalkıp pencereye doğru ilerledi. Pencereden şehri izlerken, bu gece de bir ölümün kokusunu hissediyordu.




Yorumlar

  1. Teşekkürler. Güzel bir kısa deneme. Biraz noktalamada, biraz da anlatımda küçük eksikler olabilir ama başlangıç için mükemmel.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim kısa bir deneme yazısı oldu.

      Sil
  2. Bu konuda kesinlikle yeteneklisin. Karakterlerin anlatımı, ortamın detayları gerçekten çok iyi...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine