Bir Sokağa Ağıt

 Ah, bu İstanbul dedikleri, yedi tepeli devran... Bir yüzü gülerken bin yüzü ağlar insanın. Bizim Kanarya Çıkmazı da o ağlayan yüzlerden biriydi, şehrin şatafatlı atlasında kara bir leke, unutulmuş bir fısıltı, kimsenin duymadığı bir iç çekiş. Sokağımız, adını hangi bahtsız kanaryadan almıştı bilinmez, belki de hiç olmamış bir umudun, uçup gidememiş bir sevdanın, boğazda düğümlenmiş bir hıçkırığın adıydı. O on-on beş bina, sanki birbirine omuz vermiş de, "Hele bir yıkıl da görelim!" diye kafa tutardı zamana, feleğe. Binaların sıvaları, yorgun birer deri gibi dökülür, pencerelerinden içeri sızan ayaz, yoksulluğun o hiç bitmeyen, kemikleri sızlatan türküsünü söylerdi.


Ben Menekşe... Bizim ev o beş katlı, her bir katı ayrı bir roman, ayrı bir ağıt olan binanın tam ortasındaydı. Babam, anam... İsimleri yok onların hikâyemde, çünkü onlar benim kanayan yaram, en sessiz duam, içimde taşıdığım en ağır yük, en tatlı sızı. Babam, inşaatlarda amelelikten dönmüş, tozu toprağıyla birlikte günün bütün yorgunluğunu, bütün acısını sırtlamış bir dev gibi çökerdi akşamları köşesine. Konuşmazdı pek. Onun sessizliği, yutkunamadığı kelimelerden, hayata dair kırık dökük, artık paslanmış hayallerinden bir dağdı sanki. Gözlerinde, gençliğinde Toroslar'da bıraktığı bir ceylanın ürkekliği vardı hâlâ; o ürkekliğin ardında ise kim bilir hangi yenilgilerin, hangi çaresizliklerin gölgesi gizliydi. Anam... Ah anam! O incecik bilekleriyle, o çilekeş yüreğiyle nasıl da tutunurdu hayata. Sabahın köründe kalkar, ocağa çayı kor, ekmeği tahtaya vurur, sonra da ya elişine ya da komşunun bir işine koşardı. Yüzündeki çizgiler, harman yerindeki başaklar gibiydi; her biri bir çile, bir sabır, bir gözyaşı damlasının kuruttuğu bir yol. Geceleri, biz uyuduktan sonra, pencerenin önünde, sanki çok uzaklardaki bir köyün kokusunu, yitirdiği gençliğinin masumiyetini arar gibi otururdu. Onun o oturuşunda, bir ömürlük hasretin, söylenmemiş ağıtların ağırlığı vardı.


Abilerim vardı bir de… İsmail'im ve Orhan'ım. İsmail, sokağın deli rüzgârıydı, fırtınasıydı. Yerinde duramaz, içine sığmaz, taşardı. Bir gün hamallık yapar, öbür gün pazarda limon satar, bazen de karanlık işlere bulaşır, yüreğimizi ağzımıza getirirdi. O anlarda içimden bir şeyler kopar, "Yapma İsmail," diye bağırmak isterdim, "bu çıkmazın karanlığına bir de sen eklenme!" Ama akşam eve döndüğünde, cebinden çıkardığı buruşuk bir çikolatayı bana uzatırken gözlerindeki o çocuksu pırıltı, o mahcup sevgi, bütün günahlarını affettirirdi sanki. O çikolatanın tadı, acıyla tatlının, umutla umutsuzluğun karıştığı bir lezzetti dilimde. Orhan’ım ise tam tersi, bir gölge gibiydi evde, kendi iç dünyasının derinliklerinde kaybolmuş bir münzevi. Kitaplara sığınır, defterinin kenarına kimseye göstermediği, iç kanaması gibi resimler çizerdi. Onun sessizliği, haykıramadığı bir isyan, uçuramadığı bir güvercindi; bazen odasından gelen boğuk bir hıçkırık sesi, yüreğime bir bıçak gibi saplanırdı. Bu çıkmaz sokakta, o da kendi çıkmazının içinde, görünmez duvarlara çarpa çarpa debelenip dururdu.


Binamız, sokağın kalbi gibiydi; bazen hızla çarpan, bazen de duracakmış gibi yavaşlayan bir kalp. En alt katta, Pala Dayı, o tek göz odasında, isli lambasının altında hâlâ bir şeyler karalardı. Kimileri, gençliğinde büyük bir aşk yaşamış da, o aşkın romanını yazıyor derdi. Kimileri de, devlete küsmüş bir eski zaman efesi olduğunu fısıldardı. Gündüzleri, o tahta taburesinde, sanki dünyanın bütün yükünü omuzlarında taşırcasına oturur, arada bir derin bir "Offf!" çekerdi ki, o of çekişte bütün sokağın derdi, bütün sokağın bitmeyen kederi yankılanırdı.


Birinci katta, Roman Remziye Abla'nın evi, bir curcuna, bir şenlikti; ama öyle bir şenlik ki, kahkahaların ardına saklanmış gözyaşları her an sel olup akmaya hazırdı. Yedi çocuğu –ki sayıları bazen artar, bazen eksilirdi, akraba çocukları da karışırdı aralarına– avaz avaz bağrışır, evin içinde dört dönerdi. Kocası "Almanya'da fabrikada" derdi Remziye Abla, ama gözlerindeki o kaçamak bakış, o anlık titreme, başka, daha acı bir hikâye anlatırdı. O yokluğun ortasında, bir dilim ekmeği yediye böler, yine de kahkahası eksik olmazdı. Ama bazen, gece yarısı, çocukları uyuduktan sonra, merdiven boşluğunda sessizce ağlarken yakalardım onu. O an, dünyanın bütün çamaşır suları bir araya gelse, Remziye Abla'nın yüreğindeki o katran karası kiri temizleyemezdi sanki. Omuzları sarsılır, feryadı içine akardı.


İkinci katın Hayriye Teyze'si, Almanya'dan gelecek markların, o marklarla birlikte gelecek bir nebze olsun rahatlığın, bir yudum huzurun umuduyla yaşardı. Penceresindeki kırmızı sardunyalar, sokağın gri hüznüne, o isli duvarlara inat açardı. Çocukları Serpil ile Murat, babalarını sararmış fotoğraflardan ve annelerinin anlattığı, zamanla efsaneye dönüşmüş masalsı hikayelerden tanırdı. Murat, babası gibi "Alamancı" olup bu sokaktan, bu kaderden kurtulmanın hayalini kurarken, Serpil, her kapı çalışında "Babam mı geldi?" diye koşardı o bitmeyen, o yoran umutla. O umut, her seferinde kapıdaki bir komşunun yüzünde eriyip giderdi ve Serpil'in küçük omuzları biraz daha çökerdi.


Üst katımızdaki emekli öğretmen Rıza Bey, karısı öldükten sonra iyice dünyaya küsmüştü; yaşayan bir ölüydü adeta. Balkonunda biriken eski gazeteler, okunmamış kitaplar, sanki yaşanmamış bir ömrün, yarım kalmış sevinçlerin hüzünlü belgeleri gibiydi. Bazen, elinde tuttuğu bir Dostoyevski romanıyla uyuyakalırdı balkonunda; yüzünde, bu dünyadan çoktan göçüp gitmişlerin o tarifsiz sükuneti olurdu. Onun sessizliği, bilginin ve aydınlığın bu karanlık sokakta, bu acımasız hayatta nasıl da çaresiz, nasıl da yapayalnız kalabileceğinin acı bir kanıtıydı.


En üst kattaki bekar odası ise, sokağın en gizemli, en tekinsiz yeriydi. Bazen günlerce kimse uğramaz, odaya derin bir sessizlik, bir terk edilmişlik çökerdi. Bazen de gecenin bir yarısı, tanımadık yüzler, fısıltılar girip çıkardı. Orası, şehrin karanlık dehlizlerinden sızan, kısa süreliğine bu çıkmazda soluklanan, belki de bir sonraki fırtınaya kadar sığınan yorgun, yaralı hayatların durağıydı.


Sokağımızda daha kimler yoktu ki... Karşı binada oturan Ayten mesela. On altı bahar görmüş, ama gözlerinde kırk yıllık bir sevda yorgunluğu, bir bekleyişin kederi taşırdı. Mahallenin yakışıklı ama hayırsız genci Metin'e sevdalıydı. Metin, ayda yılda bir uğrar, Ayten'in o saf, o umut dolu yüreğine bir umut tohumu eker, sonra da başka rüzgârların, başka sevdaların peşine takılıp giderdi. Ayten, pencerenin önünde, elinde yarım kalmış bir dantel, gözünde bir damla yaş, hep o beyaz gelinliğin, o mutlu yuvanın hayalini kurardı. O dantel, belki de hiç bitmeyecek bir ağıttı.


Bir de İsmet vardı, sokağın "kabadayısı". Aslında yüreği pamuk gibiydi, bir serçe görse içi cız ederdi ama omuzları düşük gezmek, bu sokakta adamdan sayılmamak, yok olup gitmek demekti. İki lafından biri küfür, elinde tespih, racon keserdi ama mahallenin çocukları bir top istese, ilk o koşardı bakkala, cebindeki son kuruşu vermekten çekinmezdi. Onun bu hali, içindeki o saklı kalmış iyiliğin, bu dünyanın kötülüğüne karşı bir isyanıydı belki de.


Ve Fatma Kadın ile oğlu küçük Cem... Cem'in ciğerlerinden gelen o boğuk, o iç parçalayan öksürük, sokağın üzerine sinmiş bir ağıt gibiydi; her öksürükte Fatma Kadın'ın yüreğinden bir parça kopardı. Fatma Kadın, çalmadık kapı, gitmedik doktor bırakmamıştı ama yoksulluk, o öksürükten daha amansız, daha kahredici bir hastalıktı. Geceleri, Cem'in başında, elinde nemli bir bez, sabaha kadar dua ederdi. O dualar, bazen şehrin gürültüsüne karışır, duyulmaz olurdu; bazen de bir feryat gibi göğe yükselir, ama yine de cevapsız kalırdı.


Köşedeki yıkık dökük barakada yaşayan Hacı Baba... Bir zamanlar hali vakti yerindeymiş, çocukları okutup büyütmüş. Sonra karısı ölmüş, çocuklar da onu bu çıkmaza, bu yalnızlığa terk edip gitmiş. Üç kuruş emekli maaşıyla, etrafını saran kedileriyle konuşarak, onlarla dertleşerek geçirirdi günlerini. Onun o kimsesizliği, vefasızlığın bu sokaktaki en acı, en dokunaklı tablosuydu.


Sabahları simitçi Kenan'ın "Sıcaaaak gevrek simitlerim vaaar!" sesiyle uyanırdı sokak. Kenan, yüzünden gülümsemesi eksik olmayan, ama evde hasta karısı ve okula giden iki çocuğu için pedal çeviren, her pedalda içinden bin ah çeken bir adamdı. Onun simit tablası, sokağın umut tepsisi gibiydi; o simitler, birçok evin tek kahvaltısıydı.


Arada bir, nereden çıktığı bilinmeyen bir akordeoncu belirirdi sokağın başında. Eskimiş akordeonundan dökülen hüzünlü nağmeler, bir anlığına da olsa, herkesi kendi derdinden, kendi çıkmazından uzaklaştırır, başka diyarlara, belki de hiç var olmamış mutlu zamanlara götürürdü. O nağmeler, bu çıkmaz sokağın, koca şehrin gürültüsü içinde boğulan kendi iç sesiydi, kendi yaralı çığlığıydı.


Koca İstanbul... Bizim Kanarya Çıkmazı'ndan bakınca, Boğaz'ın ışıkları, karşı yakadaki villalar, gökdelenler, başka bir gezegene, başka bir hayata ait gibi dururdu. Onlar için biz yoktuk; biz, bu şehrin dibinde kalmış, unutulmuş, silinip gitmiş, adları bile anılmayan hayatlardık. Bizim sevinçlerimiz de, acılarımız da bu daracık sokağın o yorgun duvarları arasında yankılanır, sonra da bir sis gibi, bir iç çekiş gibi dağılırdı. Kimsenin haberi olmazdı Pala Dayı'nın yazdıklarından, Remziye Abla'nın gizli gözyaşlarından, Ayten'in o sessiz, o umutsuz sevdasından, Cem'in kesik kesik, ölüme doğru giden nefesinden...


Babamın nasırlı elleri, anamın yorgun, yaşlarla dolu gözleri, İsmail’imin o delişmen ama bir o kadar da kırılgan yüreği, Orhan’ımın o içine kapanık, o kimselere anlatamadığı acıları... Hepsi bu çıkmazın bir parçasıydı, bu çıkmazın ta kendisiydi. Bazen nefes alamayacak gibi olurdum. Bu duvarlar üzerime üzerime gelirdi, ruhumu ezerdi. Kaçıp gitmek isterdim, bu şehrin parlayan ışıklarına karışmak, görünmez olmak, unutmak... Ama sonra, komşu teyzenin uzattığı bir tabak sıcak yemek, Pala Dayı'nın bilgece bir sözü, çocukların o masum, o her şeyi unutturan kahkahası tutardı beni. Bu sokak, bir yandan bizi yutarken, bir yandan da birbirimize o kopmaz, o görünmez bağlarla sarılmayı öğretmişti.


Korku, öfke, çaresizlik, dipsiz bir kuyu gibiydi ruhumuzda... Hepsi vardı bu sokakta. Ama inatçı, kurumuş bir ağacın en çelimsiz dalında açan bir çiçek gibi, direngen bir yaşam sevinci de vardı. Birbirine kenetlenmiş, görünmez bağlarla bağlanmış, silik ama bir o kadar da onurlu, direngen hayatlar... İşte bizim Kanarya Çıkmazı, koca İstanbul'un gölgesinde, kendi küçük, hüzünlü ama bir o kadar da inatçı türküsünü, bir ağıdını söylüyordu. Ve ben Menekşe, o türkünün her bir notasını, her bir sızısını ruhuma kazıyarak büyüyordum. Çünkü biliyordum ki, en derin karanlıklarda bile, ufacık bir ışık sızar ve o ışık, bazen bir gözyaşında parlayan, umudun ta kendisidir. Bizim sokağımız, belki de o umudun en kuytuda saklandığı, en çok yaralandığı, ama yine de inatla yaşadığı yerdi. Şehrin unuttuğu, ama bizim hiç vazgeçmediğimiz, vazgeçemediğimiz…

Elena M.

Yorumlar

  1. Elena,en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş detaylı anlatım yeteneğin sanki küçükken yaşadığımız o fakir ama güzel semtleri anlatman herşey muhteşem. Umarım yazmaya devam edersin canı gönülden dilerim. Aslında yazacağım o kadar çok şey var ki hangi birini yazsam da ne kadar güzel olmuş desem bilemedim...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine