Ege’nin İki Yakasında Bir Kadın

Bazı insanlar, iki dünya arasında doğar; ne birine tam aittirler ne de diğerine yabancı. Ben, annesi gerçek bir Atinalı, babası İzmirli bir aileden doğan kadın olarak, bu ikiliğin hem kutsal hem kaotik dansını yaşadım. Hayatım, Ege Denizi’nin iki yakasını birleştiren bir köprü gibi; bazen sağlam, bazen sallantılı, ama her zaman dalgaların türküsüyle bezeli. Bu, benim hikayem: bir yanda mitolojinin taş sokaklarında yankılanan sesleri, diğer yanda denizden gelen türkülerle şekillenen bir kadının dünyaya bakışı.

Çocukluğum, İzmir’in tuzlu rüzgarlarıyla Atina’nın taş kokan dar sokakları arasında gelip geçti. Annem, Psiri’nin kalabalık tavernalarında büyümüş, Akropolis’in gölgesinde hayaller kurmuş bir Atinalıydı.

Bana, Homeros’un dizelerini okurken, tanrıların bile hata yapabileceğini öğretti. “İnsan, tanrılardan daha cesur,” derdi, “çünkü ölümlü olduğunu bilerek sever.” Onun gözlerinde, Ege’nin mavisi dalgalanır; sesinde, bir Yunan ninnisinin yumuşak ritmi saklıydı.
Babam ise İzmir’in öz evladı, denizin insanı , yüreği türkülerle dolu bir adamdı. Bazen sevdiği türküleri mırıldanır, her bir notada Anadolu’nun sessiz direncini taşırdı.

Bu iki dünya, benim içimde birleşti; bazen birbiriyle kucaklaştı, bazen de usulca çarpıştı.

İzmir’de, babaannemin evinde, zeytinyağlı yaprak sarma kokusu mutfağı sararken, annem Skype’ta Atina’daki teyzesiyle konuşurdu. Teyzem, “Bize gel, sana spanakopita yapayım,” derdi, gülüşü ekrandan taşar, Ege’nin öbür yakasından yüreğime dokunurdu. Aynı akşam, babamın denizci dostları arkadaşları gelir, rakı kadehlerinde türlü denizlerin hikayeleri anlatılırdı. Ben, bu iki dünyanın ortasında, ne tam Türk ne tam Yunan, sadece bir çocuktum.
Bayramlarda, İzmir’in kalabalık sofralarında kuzenlerle gülüşürken, annemin Paskalya çöreklerinin kokusunu özlerdim. Ama bazen, dedemin köyünde kuzuların kesildiğini gördüğümde, içimde bir sızı uyanırdı.
Bu sızı, ne Atina’nın taş sokaklarına ne de İzmir’in kıyılarına aitti; o, ikisinin arasında, kimsenin tarif edemediği bir yere.

Kültürel bir melez olmak, bir nevi göçebe gibi yaşamaktır. Ne bir yere tamamen aitsinizdir ne de tamamen yabancısınız. İnsanlar, sizi bir tarafa ait olmaya zorlar. “Türk müsün, Yunan mı?” diye sorarlar, sanki kalbin bir pasaportu olmalıymış gibi.
Bir keresinde, Atina’da Monastiraki’de bir kafede, Türk olduğumu öğrenen bir garson, “Ama sen bizden gibisin,” demişti, gözlerinde bir şaşkınlık.
Aynı cümleyi, İzmir’de bir taksici, “Yunan ama sanki buralı,” diyerek kurmuştu.
Bu sözler, ne tebessüm ettirirdi ne de üzerdi; sadece düşündürürdü.
Neden bir insan, bir yere ait olmak zorundaydı ? Neden bir yürek, iki yurdun şarkısını söyleyemezdi ?

Bu ikilik, sadece kimlikte değil, günlük yaşamda da kendini gösterirdi. Atina’daki annemin taş evinde sabahları Türk kahvesi içerdim, ama fincanın yanında Yunan finikisi olurdu. Kahve telvesinde geleceği okumaya çalışırken, annem gülerek, “Fal mı bakıyorsun, yoksa kendi kehanetini mi arıyorsun?” derdi.
İzmir’de ise babamla dostlarının zeytin hasadına gider, ellerimizle topladığımız zeytinleri taş baskıda sıkardık. O zeytinyağı, annemin Atina’daki salatalarına da konuk olurdu. Bir gün, Psiri’de bir tavernada souvlaki yerken, garsona “Bunu İzmir’de cacıkla yemelisiniz,” dediğimde kahkahalar havada uçuşmuştu.
İşte bu anlar, iki kültürün kesişiminde, ne kadar benzer olduğumuzu hatırlatırdı.

Dünyaya bakışım, bu ikiliğin gölgesinde şekillendi. İnsanların birbirine çizdiği sınırlar, benim için hep biraz bulanık oldu. Sınır dediğin, haritada bir çizgi; ama bir çocuğun kahkahasında, bir annenin ninnisinde, bir babanın türküsünde o çizgi kaybolur.
Türk tarafım, komşunun kapısını çalıp bir tabak yemek paylaşmayı öğretti; Yunan tarafım, o yemeğin üstüne bir kadeh uzo içmeyi.
Türk tarafım, sabrın sessiz gücünü fısıldadı; Yunan tarafım, özgürlüğün ateşli dansını.
Ve ben, bu iki sesi dinlerken, insan olmanın ne kadar karmaşık, ne kadar güzel bir hikaye olduğunu anladım.

Bir keresinde, Sakız Adası’nda bir taksici, Türk yanımı öğrenince şaşırıp, “ Benimde ailem Türkiye'den gelme, bende Türk sayılırım ?” demişti.
O an, içimde bir tebessüm belirdi ; Ve çat pat Türkçe konuşmaya başladı ve keyifli bir sohbetimiz oldu.
Atina’da Gazi’de bir barda Türk pop müziği çaldığında, Yunan gençlerle dans ederken, ya da İzmir’de bir düğünde sirtaki oynarken, sınırların ne kadar anlamsız olduğunu hissettim. Müzik, yemek, kahkaha; bunlar, pasaportlardan daha güçlü.

Bazen, Ege’nin ortasında bir kayıkta hayal ederim kendimi. Ne bu yakaya ne o yakaya varıyorum; sadece dalgaların sesini dinliyorum. O dalgalar, annemin Atina’daki ninnilerini, babamın Anadolu türkülerini taşır. Annemin sesinde, Akropolis’in taşları; babamın sesinde, İzmir’in zeytin dalları yankılanır. Ve ben, o kayıkta, ne Türk ne Yunan, sadece bir insan olarak gülümserim. Çünkü dünya, sınırların ötesinde, kalplerin buluştuğu yerde başlar.

Bu ikilik, bazen bir yük gibi hissettirse de, aslında bir hediye. Türk kahvesinin telvesinde geleceği ararken, Yunan mitolojisinin tanrılarını düşlüyorum.
Ve her defasında, insanlığın ne kadar kırılgan, ne kadar güzel bir mozaik olduğunu görüyorum.
Belki bir gün, başka bir melez, kendi dalgalarını yazar. Ve o zaman, hepimiz, aynı denizin çocukları olduğumuzu hatırlarız.
Ege’nin iki yakasında, bir yürek atarken, dünya biraz daha güzel, biraz daha insanca olur.

@meltem_eleana

Yorumlar

  1. İki yakanın insanı ya da senin tabirinle melez olmak bana göre çok büyük avantaj ki bende öyleyim. Her iki kültürü bu kadar güzel anlatabilmek çok özel bir yetenek ister ki bu da sende var. Diğer yorumda da yazdığım gibi iyi ki seni tanıdım, muhteşem ve çok özel bir insansın. Hep böyle kal 🧿🧚

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine