Geçenlerde bir gün Atina'da

 Sabah 7:00 – Atina’da annemle (Yunan) yaşadığımız taş evde uyanıyorum. Annem mutfakta finiki (Yunan kahvesi) pişiriyor, ben “Anne, Türk tarafım isyanda, köpüklü Türk kahvesi ister!” diyorum. “Eleni, bu evde Yunan usulü içeceksin!” diye takılıyor, ama gizlice Türk kahvesi yapıyor. Kahvaltıda annemin spanakopita’sı (ıspanaklı börek) ile benim zeytin-peynir tabağım çarpışıyor; 30’larımda annemle yaşamak böyle bir Türk-Yunan mutfak düellosu. Kahvemi höpürdetip sokağa fırlıyorum, çünkü annem “Eleni, erken kalk, yoksa komşular ‘Bu kız tembel!’ der” diye başlıyor.

Akropolis’e çıkıyorum, çünkü annem “Yunan köklerini hisset, Eleni, yoksa deden mezarında döner!” diyor. Manzara efsane, ama her yer Instagram fenomeni dolu. Biri, uçuşan elbisesiyle poz verirken tripodunu rüzgâr deviriyor. “Abla, bırak pozu, Parthenon’u selfie’yle mi götüreceksin?” diye laf atıyorum. Etraftakiler kahkahadan kırılıyor, kızın suratı antik vazo gibi çatlıyor. Ben de fotoğraf çekiyorum, anneme yollamak için, yoksa “Eleni, niye fotoğraf atmadın, komşu Maria’ya gösterirdim!” diye sızlanır. Filtresiz, çünkü Türk tarafım “Doğallık candır” diyor (tabii akşam azıcık editlerim). Monastiraki’de bir tavernaya çöküyorum, souvlaki söylüyorum. Garson “Domuz mu, tavuk mu?” diye soruyor. “Kardeş, Türk tarafım domuz reddediyor, tavuk yap ama öyle lezzetli ki, annem ‘Yunan yemeği daha iyi!’ demesin!” diyorum. Adam gülüyor, mutfağa bağırıyor: “Hatuna kral tavuk!” Gelen porsiyon o kadar büyük ki, “Bunu bitirsem, Olimpos’ta tanrıça ilan edilirim!” diyorum. Yan masadaki Fransız turistler kıkırdıyor, ben de “Siz croissant’la idare edin, bu Ege lezzeti!” diye takılıyorum. Annemin “Uzo içme, başın döner!” uyarısına inat, sulu bir uzo söylüyorum. 30’larımda karaciğerime “Sakin ol, bu kültür, parti değil” diyorum. Omonia Meydanı’nda dolanırken bir sokak çalgıcısı bouzuki çalıyor. Türk tarafım coşuyor, başlıyorum zeybek-vari göbek atma karışımı bir dansa. Kalabalık alkışlıyor, bir Yunan amca “Türk müsün?” diye soruyor. “Yarı Türk, yarı Yunan, amca, sakin ol, Ege’yi paylaşmaya geldim!” diyorum. Amca kahkahadan yere yatıyor, “Gel, frappe ısmarlayayım!” diyor. Frappe alıyorum, çünkü annem gece kafein içersem “Eleni, sabaha kadar telefon mu kurcalayacaksın?” diye söylenir. Gazi’deki bir bara gidiyorum, DJ “Türk müsün?” diye kulağıma fısıldıyor. “Yarıyım, ama bu akşam Türk tarafım başrolde!” diyorum. Beş dakika sonra barda Tarkan’ın “Şımarık” çalıyor! Piste fırlayıp “Atina, hazır mıyız, Ege’yi sallıyoruz!” diye bağırıyorum. Yunan gençler şaşkın, ama ritme kapılıyor. Biri “Bu ne?” diye soruyor. “Bu, Türk popunun kralı, hadi öğren!” diyorum. Gece, benim liderliğimde Hande Yener’in “Kelepçe”sine kayıyor. Atina’da Türk-Yunan pop füzyonu gecesi düzenleyen ilk kadın olarak tarihe geçiyorum. Eve dönerken, sokak lambalarının altında, elimde yarım gyros, kendi kendime “Eleni, 30’lar böyle mi geçecek? Annenle yaşayıp Atina’da pop star havası mı atacaksın?” diyorum. Gülüyorum, çünkü evet, aynen böyle! Annem kapıda, “Eleni, bu saatte gyros mu, miden üşütecek!” diye başlıyor. “Anne, bu mide değil, ruhum ısınıyor!” diyorum, sarılıp içeri giriyoruz. Atina, sen muhteşemsin, ama annemin spanakopita’sı bi’ başka. Ee o zaman Yarın görüşürüz..

Yorumlar

  1. Bu yazını Twitter'da okuduğum zaman bende seninle Atina da dolaştım, eğlendim. Muhteşem bir anlatım, kalemine sağlık 🙏🧚✨

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine