Merhaba İstanbul
2009 yazı, İstanbul’u bir sır gibi sarmalayan nemli sıcakla nefes alıyordu. Şehir, bir yandan masalsı bir davet sunarken, diğer yandan pazar yeri telaşını taşıyordu avuçlarında. Ben, Meltem, on dokuzumda, üniversite rüyasının eşiğinde bir genç kız, İzmir’in rüzgârını ruhumda taşıyarak İstanbul’a ikinci kez ayak basıyordum. Bu defa bavulumda sadece birkaç özel eşya, sırt çantamda koca bir merak ve yanımda kimsesizliğin o tuhaf özgürlüğü vardı.Kartal’da, penceresinden denizin bir dilimini gördüğüm mütevazı öğrenci evim, okul hayatım boyunca sığınağım olacaktı. Ama önce bu şehri, özellikle de Boğaz’ın iki yakasına inci gibi dizilmiş o büyülü ilçeleri karış karış gezmeliydim: Üsküdar’ın huzurunu, Beykoz’un yeşilini, Kanlıca’nın o meşhur yoğurdunu, Çengelköy’ün çınaraltı sohbetlerini tatmalı; sonra karşıya geçip Beşiktaş’ın coşkusuna, Ortaköy’ün manzarasına, Arnavutköy’ün zarif sükûnetine, Sarıyer’in böreğine doymalıydım. Ve elbette Bakırköy’ün samimiyeti, Kadıköy’ün özgür ruhu, Fatih’in tarih kokan sokakları, Bağdat Caddesi’nin parıltısı, Nişantaşı’nın şıklığı…Bu,İstanbul’a okumaya gelmiş bir öğrencinin, duygu dolu, gerçek ve insani bir buluşmasıydı.
Atatürk Havalimanı’na indiğimde, 2009 İstanbul’u, henüz devasa havalimanı söylentilerinden uzak, bildik ama bir o kadar da yorucu bir yoğunlukla karşıladı beni. Taksi, öğrenci bütçemin ilk büyük sarsıntısı olacaktı besbelli; Havaş otobüsünün o tanıdık koltuğuna attım kendimi. E-5’teki trafik, korna sesleri ve aralardan sıyrılıp “Taze simit!” diye bağıran satıcılar, şehre varışımın ilk müjdeleriydi. Taksim’den Kartal’a kıvrılan yolculuğum , 2009’un Kartal’ını, henüz modern sitelerin gölgesinde kalmamış, daha çok işçi mahallelerinin sıcaklığını taşıyan yüzüyle tanıştırdı beni. Sahildeki çay bahçeleri, sokak aralarından gelen simit kokusu, komşuların o meraklı ama içten “Kızım, öğrenci misin?” soruları… Kiraladığım o küçük daireye, eski koltuğa sinen yaşanmışlıklara rağmen, pencereden usulca süzülen deniz manzarası içimi ısıtmaya yetmişti. “Geleceğim burada başlayacak,” diye mırıldandım kendi kendime, “bu şehri çözmeliyim.”
İlk keşif durağım Bakırköy oldu. Kartal’dan biraz uzatarak da olsa yolu ulaştım Bakırköy'e , hareketli ama insana kendini yabancı hissettirmeyen bir sıcaklığa sahipti. Çarşının o bitmek bilmeyen kalabalığı, Carousel Alışveriş Merkezi’nin o dönemki ışıltısı, sahilde çekirdek çitleyen ailelerin neşesi… Meydandaki bir banka ilişip aldığım sıcacık simidi yerken, yanıma oturan teyzenin “Kızım yabancısın belli okumaya mı geldin?” sorusuna tebessümle “Evet, Üniversiteye yeni başlıyorum,” dedim, İzmirliyim dedim, '' Belli şıkır şıkırsın maşallah '' dedi, gülümsedim teşekkür ettim.Sahilde yürürken martıların çığlıkları ve denizin o eşsiz kokusu sanki “İstanbul burası, hazır ol!” diyordu.
Defterime ilk notumu düştüm: “Bakırköy, kaosla samimiyetin el sıkıştığı yer.”
İkinci gün, Anadolu Yakası’nın derinliklerine bir yolculuk vardı zihnimde. Kadıköy'den kalkan, o zamanlar tahta sıralarıyla, 50 kuruşluk çayı ve 1 liralık simidiyle nostaljik bir yolculuk vaat eden vapurlardan birine bindim. Martılar, geçen seneden aşina olduğum o tatlı hırsızlıklarıyla simidime ortak olmaya çalışırken, “Sizi gidi tanıdık yüzler!” diye güldüm içimden. Kız Kulesi’nden Dolmabahçe’ye uzanan o eşsiz panorama, yine, yeniden beni büyüledi. Vapurdaki çaycının “Abla, çay al, Boğaz’a yakışır!” sesiyle kendime geldim. İnce belli bardakta tüten çayımla, “Bu şehir,” diye düşündüm, “neden bu kadar akıl almaz güzellikte?”
Geri tekrar Kadıköy’e ayak bastığımda, 2009’un o kendine has özgür ruhu sardı sarmaladı beni. Çarşıdaki balık pazarının canlılığı, sahafların o gizemli kokusu, Bahariye Caddesi’nde salınan gençlerin umursamazlığı… Rexx Sineması’nın önünde, dönemin popüler dizisi “Aşk-ı Memnu”nun her köşede izlerini sürerken, “Acaba sinemada ne izlesem?” diye hayallere daldım. Moda Çay Bahçesi’nde söylediğim kaşarlı tost ve çayın tadı damağımda, yan masadaki öğrencilerin “Kadıköy’de her şey mümkün, ama cüzdan dayanmaz!” kahkahaları kulaklarımdaydı. Onların o kaygısız enerjisine kapılmamak ne mümkün! Bir sokak kedisinin başını okşarken, “Ah,” dedim, “evim burada mı olsaydı keşke?”
Rotamı Üsküdar’a çevirdim. 2009’un Üsküdar’ı, Kız Kulesi’ne nazır çay bahçeleriyle, insana huzur veren sakin bir limandı adeta. Sahilde usul usul yürürken, bir çay ocağının tahta masasına ilişip dalgaların sesine bıraktım kendimi. Halam aradı telefonda bana : “Kızım, İstanbul’a alışsan iyi olur,” dedi bilge bir sesle. “Alışıyorum,” dedim, o an içimden geçen binbir düşünceyle.
Defterime bir not daha: “Kadıköy özgür, Üsküdar huzurlu. İkisi de ev gibi.”
Üçüncü günümde, şehrin tarihi kalbine, Fatih’e doğru bir yolculuğa çıktım. Sirkeci’ye geldim, oradan da tramvay falan dolana dolana Fatih’e ulaştım. Fatih’te, Çarşamba pazarının o baş döndüren hengâmesinde kayboldum; tezgâhlardan taşan taze nane, reyhan kokuları, satıcıların “Gel abla, taptaze kiraz al!” nidaları arasında kendimi bir film setinde gibi hissettim. Bir poşet kirazı avuçlayıp yolda yemenin o çocuksu keyfi…Aksaray'da ki yabancı kaosuna karışıp yürüdüm, hatta Yunanlı bir turist aileye denk geldim, sohbetleştik sonra bana yemek ısmarladılar.
Ve Sultanahmet , Ayasofya’nın heybetli kubbesi altında turist kalabalığına karışırken, bir kez daha hayran kaldım bu yapıya. Sultanahmet Camii’ne girerken, Aklımda olanı hatırlayıp başörtümü bu kez unutmadığıma sevindim. “Bu şehir,” diye düşündüm, “hem kaotik hem de ne kadar kutsal.”
Eminönü’ne indiğimde, genzimi yakan o meşhur balık-ekmek kokusu adeta bir davetti. 2009’da 3-4 liraya karın doyurduğunuz, yanında turşu suyunun ikram edildiği o salaş teknelerin önündeki kalabalıkta yer bulmaya çalışırken, bir amcanın “Kızım, burası İstanbul, dirsek atacaksın!” uyarısıyla gülümsedim. Galata Köprüsü’nde, martıların ısrarlı takipleri eşliğinde yediğim balık-ekmeğin tadı bir başkaydı. “Turşu suyunda temkinliyim bu kez,” diye kendi kendime mırıldandım, geçen yılki mide fesadımı anımsayarak. Mısır Çarşısı’nın baharat ve lokum kokuları arasında gezinirken, her köşenin ayrı bir hikâye fısıldadığını hissettim. Defterime kazınanlar: “Fatih ve Sultanahmet, tarihle bugünün zarif bir dansı. Eminönü, tam bir hayat curcunası.”
Bir sonraki günüm, Boğaz’ın Anadolu yakasındaki o birbirinden güzel incilerini keşfetmeye adanmıştı. Geze dolaşa Kanlıca’ya vardığımda, o yılın Kanlıca’sı, meşhur yoğurduyla nam salmış, sakin bir köy edasındaydı. Bir kâse yoğurt alıp üzerine pudra şekerini dikkatle serperken, “Geçen bayramda ki şeker komasından dersimi aldım!” diye güldüm. Boğaz’a nazır bir bankta, yalıların o zamansız güzelliğine dalarak yediğim yoğurdun tadı, sanki tüm dertlerimi unutturmuştu. “Burada yaşamak,” diye fısıldadım, “kim bilir nasıl bir duygudur?”
Adımlarım beni Çengelköy’e taşıdı. Çengelköy, o salaş ama bir o kadar da davetkâr çay bahçeleri ve börekçileriyle hafızama kazındı. Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi’nde, Boğaz’ın nazlı dalgalarını izleyerek içtiğim çayın keyfi bambaşkaydı. Yan masadaki bir amcanın,“ Bak kızım! Boğaz’da çay içmek gibisi yoktur!” sözlerine, “ Evet haklısınız,” diyerek tebessüm ettim.
Son durağım Beykoz oldu, balıkçı lokantaları ve göz alabildiğine uzanan yeşiliyle huzurun adresi gibiydi. Kenar mahalle bir lokantada yediğim taze balık-ekmek ve yanında ikram edilen roka salatası, “Bu şehirde yemek yemek bile başlı başına bir macera,” dedirtti bana.
Defterime düşenler: “Kanlıca tatlı bir mola, Çengelköy sıcacık bir kucaklama, Beykoz dingin bir nefes. Boğaz’ın bu yakası bambaşka bir dünya.”
Başka gün, rotamı Avrupa Yakası’nın Boğaz incilerine çevirdim. Kadıköy'den kalkan vapurla Beşiktaş’a geçtiğimde, 2009’un Beşiktaş’ı, o meşhur Çarşı’sıyla cıvıl cıvıl, biraz salaş ama alabildiğine samimiydi. Çarşı içindeki bir çay ocağında otururken, etrafımdaki amcaların abilerin o bitmeyen “Beşiktaş’ım sen çok yaşa!” muhabbetlerine kulak misafiri oldum. Bir tanesi, “Kardeşim, sen hangi takımı tutuyorsun?” diye sorunca, “Ben Karşıyaka'yı tutuyorum!” cevabımla küçük bir gülüş tufanı koptu. Dolmabahçe Sarayı’nın o görkemli siluetini dışarıdan hayranlıkla seyrederken, “Bir gün içini de mutlaka gezeceğim,” diye not aldım zihnime.
Yürüyerek Ortaköy’e ulaştım.Ortaköy demek, efsanevi kumpir tezgâhları demekti. “Hepsinden az az!” ricasıyla aldığım kumpir, devasa bir tabakta önüme geldiğinde, “Bunu nasıl bitireceğim?” paniğini yaşadığımı dün gibi hatırlarım. Ortaköy Camii’nin o narin silueti ve Boğaz Köprüsü’nün heybeti, bir kez daha ruhumu okşadı.
Arnavutköy’e geçtiğimde, Arnavutköy, tarihi yalıları ve salaş balıkçılarıyla sakin ama bir o kadar da zarif bir tablo çiziyordu. Bir balıkçı teknesinden gelen taze iyot kokusu, “Burada yaşamak ne güzel olurdu,” hayalini fısıldadı usulca.
Sarıyer’e vardığımda ise yorgunluğumu atmak için sığındığım bir börekçide, o el açması, çıtır çıtır Sarıyer böreğinin lezzetiyle kendimden geçtim. Dükkandaki bir amcanın, “Kızım, böreği elle ye, kaşıkla yersen Sarıyer ağlar!” esprisi, günün yorgunluğunu unutturan bir gülümseme ile son buldu. Defterimdeki satırlar: “Beşiktaş capcanlı bir enerji topu, Ortaköy damak çatlatan bir lezzet durağı, Arnavutköy zarafetin sükûnetle buluştuğu yer, Sarıyer ise ana kucağı gibi doyurucu.”
Ve gezmeye devam, Anadolu Yakası’nın modern yüzü Bağdat Caddesi’ne ayırdım kendimi. Kartal’dan Caddebostan’a ulaştığımda, 2009’un Bağdat Caddesi, lüks ama bir o kadar da insancıl atmosferiyle karşıladı beni. Şık kafeler, vitrinleri göz alan dondurmacılar, caddede salınan gençler, köpeklerini gezdiren şık hanımlar…
Caddebostan'dan Bostancı'ya kadar sahilinde yürürken, paten kayan gençlerin o kaygısız neşesine ortak oldum. Şaşkınbakkal'da bir pastanede söylediğim kazandibini yerken, yan masadaki iki genç kızın “Bu çanta orijinal mi acaba?” muhabbetine kulak misafiri oldum. Sırt çantamı düşünüp gülümsedim: “Benimki öğrenci modeli!” Caddenin o ağaçlı yolları, denize olan yakınlığı, içime tarifsiz bir enerji doldurdu. “Kartal daha sakin, evet,” diye düşündüm, “ama burası da hayat dolu.”
Defterime not: “Bağdat Caddesi, havalı ama bir o kadar da farklı.”
Ertesi gün Nişantaşı’nın o meşhur şıklığına bir yolculuk yaptım. Kartal’dan kulaklığımda çalan müziklerle Nişantaşı’na.. Nişantaşı, pırıltılı vitrinleri, pahalı olduğu her halinden belli kafeleri ve zarif insanlarıyla bambaşka bir dünyaydı. Bir kahvecide söylediğim filtre kahvenin 5 liralık fiyatı öğrenci bütçemi sarssa da, “Üniversiteye başlarken bir kerecik olsun,” diye kendimi avuttum. Teşvikiye Camii’nin o huzurlu avlusunda verdiğim mola, şehrin koşuşturmasından kısa bir kaçıştı sanki. “Nişantaşı bambaşka bir dünya,” diye geçirdim içimden, “ama bu cami, sanki her şeyi dengeliyor.” Bir sokak satıcısından aldığım pamuk şekerin anıları ve tadıyla,
“Bu şehirde lüks de var, sokak lezzeti de,” diye not düştüm.
Bir kaç gün sonra, İstanbul’a bir de tepeden bakmak, ona bir merhaba busesi kondurmak istedim. Önce Eyüp’e geçtim , oradan da teleferikle Pierre Loti Tepesi’ne çıktım. Haliç’in o eşsiz manzarası, Süleymaniye’nin heybeti, Galata Kulesi’nin o mağrur duruşu, altın rengi sularıyla birleşince nefesimi kesmişti. Bir bardak çay söyleyip defterimi açtım.
Satırlarım, bu birkaç günlük yoğun sevdanın bir özeti gibiydi: “İstanbul, ilk gelişim değil sana ama şaşkınlığım hâlâ taptaze. Boğaz’ının her bir ilçesi ayrı bir dünya, ayrı bir hikâye: Üsküdar’ın o sakin limanı, Kanlıca’nın tatlı kaçamağı, Çengelköy’ün sıcacık sohbetleri, Beykoz’un huzur veren yeşili, Beşiktaş’ın o deli dolu coşkusu, Ortaköy’ün damak çatlatan lezzetleri, Arnavutköy’ün o zarif sükûneti, Sarıyer’in ana kucağı gibi doyuran böreği…”
Kartal’a, o küçük öğrenci evime döndüğümde, sahildeki çay bahçelerinden birine oturdum. Denizin kokusu, martıların sesi, komşuların o her zamanki meraklı ama bir o kadar da samimi sohbetleri… Benimle buluşan komşum olan abla, “Canım, üniversite nasıl olacak bakalım, hazır mısın?” diye sordu. Yüzümde kendimden emin bir tebessümle, “Heyecanlıyım,” dedim, “ama bu şehirle başa çıkacağıma inanıyorum!”
Ve İstanbul'da 14 yıl sürecek tek başına yaşayacağım bir hayat başlamış oldu.
Doğma büyüme İstanbullu olarak ben bile bu kadar güzel anlatamazdım. Anlatımın,kalemin o kadar doğal ve içten ki insan bir an kendini 3. Boyutta İstanbul da gezerken hayal ediyor. Tebrikler 🧿
YanıtlaSil1985 te Üniversite için geldiğim bu şehirde, gezi yazında anlattığın her yeri ve daha fazlasını gezdim. Her iki yakada 15 ayrı evde oturdum. Yani iyi bilirim. Diyeceğim şu ki; Her yazın gibi, bu da harika. Adalara gitmemişsen, çok şey kaybetmişsin. Oralar, tek başına bir yazıyı hak ediyor.
YanıtlaSil