Van’da 5 Gün: Bir Gönül Yolculuğu

Meraklı bir Üniversite öğrencisiydim, içimde dünyayı keşfetme hevesiyle dolup taşarken bir yandan da bir şeyleri değiştirebilme umuduyla yanıp tutuşuyordum.
Gönüllü olarak katıldığım bir yardım gezisi beni Van’a, bu kadim topraklara getirdi. Beş gün boyunca bir ailenin evinde misafir oldum; ama o beş gün, sanki bir ömre bedeldi.
Şimdi o günleri, Van’ın ruhunu, insanlarını ve o sıcacık evin hatırasını anlatmak istiyorum.

Van’a vardığımızda, Ekim ayının serinliği yüzümü yaladı. Havalimanından iner inmez gökyüzünün mavisi ve Süphan Dağı’nın heybeti karşıladı beni. Şehir, sanki hem modern hem kadim bir masalın içindeymiş gibiydi. Bizi misafir edecek aile, Van’ın kenar mahallelerinden birinde, mütevazı bir evde yaşıyordu. Aile reisi Hüseyin Amca, kırlaşmış sakalı ve gülümseyen gözleriyle kapıda karşıladı bizi. Eşi Fatma Teyze’nin sıcak selamı ve çocuklarının utangaç ama meraklı bakışları, daha ilk andan içimi ısıttı.
İlk gün, evin telaşına karıştım. Fatma Teyze’nin mutfakta yaptığı otlu peynirli böreklerin kokusu, Van Gölü’nün dalgaları gibi eve yayılıyordu. Kahvaltıda bir araya geldiğimizde, masada sadece yemek değil, hikâyeler de paylaşıldı. Hüseyin Amca, Van’ın tarihinden, gölün efsanelerinden bahsetti. “Akdamar Adası’nda bir aşk hikâyesi var,” dedi, “ama asıl aşk, bu toprakların insanında saklı.” O an, Van’ın sadece bir şehir değil, bir duygu olduğunu hissettim.
İkinci gün, yardım ekibiyle birlikte köy okullarına malzeme dağıtmak için yollara düştük. Van’ın köyleri, sanki zamanın unuttuğu yerlerdi. Çocukların gözlerindeki ışık, ellerindeki defterlere sarılışları, içimde bir yerlere dokundu. Akşam eve döndüğümüzde, Fatma Teyze’nin yaptığı mercimek çorbası ve tandır ekmeğiyle yorgunluğumuzu unuttuk. Evin en küçük kızı, 8 yaşındaki Zeynep, defterime gizlice bir çiçek çizmişti. “Bunu unutma,” dedi. O çiçek, hâlâ sakladığım en güzel hatıra.
Üçüncü gün, Van Gölü’nün kıyısına gittik. Göl, masmavi bir ayna gibi uzanıyordu. Yerel bir balıkçı, “Bu göl, sır saklar,” dedi gülerek. O gün, ailenin büyük oğlu Mehmet’le uzun bir sohbet ettik. Üniversite hayalleri kuruyordu, ama ailesine destek olmak için çalışmak zorundaydı. Onun umutları, benimkilerle kesişmişti sanki. O gece, evin damında yıldızları izlerken, Mehmet’in “Bir gün buraları bırakıp büyük şehre gitsem de, Van’ı unutmam,” deyişi aklıma kazındı.
Dördüncü gün, Van Kalesi’ni gezdik. Kale, sanki geçmişten bir bekçi gibi şehri kolluyordu. Orada, tarihin katmanları arasında kaybolurken, Hüseyin Amca’nın anlattığı Urartu hikâyeleri canlandı gözümde. Akşam, Fatma Teyze’nin hazırladığı keledoş, damağımda unutulmaz bir tat bıraktı. Yemekten sonra, evin ortasında halay çekildi. Zeynep’in minik elleri, benimkileri tuttu; o an, yabancı olmadığımı, bu ailenin bir parçası olduğumu hissettim.
Beşinci gün, veda vaktiydi. Fatma Teyze, elime bir paket otlu peynir tutuşturdu. “Bunu yediğinde bizi hatırla,” dedi. Hüseyin Amca, “Yine gel, kızım,” diyerek sarıldı. Zeynep ise sadece bakakaldı, gözleri dolu dolu. Van’dan ayrılırken, içimde bir burukluk, ama aynı zamanda tarifsiz bir zenginlik vardı. Bu şehir, bu insanlar, sadece beş gün içinde kalbime bir ömürlük anı bırakmıştı.
Van, sadece bir gezi durağı değildi; bir yuva, bir hikâye, bir sevgiydi. O beş gün, bana insan olmanın, paylaşmanın ve bir toprak parçasını sevmenin ne demek olduğunu öğretti. Eğer bir gün yolunuz Van’a düşerse, bir ailenin kapısını çalın. Orada, otlu peynirin kokusunda, gölün maviliğinde ve insanların samimiyetinde, kendinizi bulacaksınız.

Yorumlar

  1. Her yazını okudukça tekrar tekrar okuyası geliyor insanın. Yer detayları, insanların durumu, anlatım yeteneğin muhteşem. Sanki yazmak için doğmuşsun...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine