Adana'ya Gidek mi ? Kebabından Yiyek mi ?

İzmir’in o tatlı meltemine alışkın ben, üniversite kurs telaşını bir kenara bırakıp sırt çantamı kaptığım gibi soluğu Adana’da aldım.
Yıl 2013, aylardan belki de en güzeli; baharın son demleri, yazın ilk müjdeleri...Adana'ya '' Kara Üzüm Habbesi '' ile girdim. Canım arkadaşım Ayşe, Adana’nın yerlisi, beni otogarda karşıladığında yüzündeki o “Hoş geldin deli kız !” ifadesiyle başladı bir haftalık efsanevi Çukurova serüvenim.

1. Gün: Merkezde Bir Lezzet Senfonisi – Seyhan & Yüreğir

Ayşe ile otogardan çıkıp doğruca Seyhan’a, onun şirin evine yollandık. Eşyaları attığımız gibi kendimizi dışarı vurduk. İlk durağımız, Adana’nın kalbi Taşköprü. Seyhan Nehri’nin üzerinden salınan bu Roma yadigârı köprüde yürürken, bir yanımda modern Adana, diğer yanımda tarihin fısıltıları... İnsan kendini bir zaman tünelinde gibi hissediyor. Hemen karşısında Sabancı Merkez Camii’nin o heybetli duruşu, mimarisine hayran bıraktı. Caminin avlusunda soluklanırken, Ayşe başladı anlatmaya: "Burası Balkanlar ve Ortadoğu'nun en büyük camisiymiş biliyor musun?" Vay be!

Öğle yemeği için istikamet tabii ki Kazancılar Çarşısı. O daracık sokaklara adım atar atmaz, havada dans eden közlenmiş etin, taze baharatların ve hafifçe tütsülenmiş acı biberin o baş döndürücü senfonisi ciğerlerime doldu. Bir anlığına İzmir’deki boyozu, kumruyu unuttum diyebilirim (affedin beni canım hemşehrilerim!). Ufacık bir tabureye ilişip önümüze gelen o meşhur Adana kebabını beklemeye başladık. Ve işte o an... Kömür ateşinin sihriyle pişmiş, içindeki kuyruk yağının verdiği o eşsiz parlaklık ve nemle ışıldayan, kırmızı pul biberle nazlı nazlı dans eden bir şaheser! Daha ilk lokmada, etin o pamuksu yumuşaklığı, baharatların dengeli acısıyla damağımda adeta bir lezzet patlaması yarattı. Ustanın maharetli ellerinden çıktığı belli olan bu kebabın her bir parçası, Çukurova’nın bereketini fısıldıyordu. Yanında gelen, ateşin tatlı izlerini taşıyan közlenmiş domatesler, hafif acı yeşil biberler, sumak ekşisiyle ferahlamış o mor soğan salatası ve fırından yeni çıkmış, kenarları çıtır içi yumuşacık tırnak pide... Her biri, kebabın lezzetini bir üst perdeye taşıyan muhteşem eşlikçilerdi. Ayşe’nin “Yavaş ye kızım, bu daha başlangıç! Akşama ciğerin o kendine has rayihasına, gece ise şırdanın ve mumbarın o merak uyandıran, sıra dışı lezzetlerine de bir şans vereceğiz!” demesiyle kendime geldim. Adana’da yemek sadece doymak değil, bir ritüel, bir kutlamaydı adeta.

Akşam Yüreğir tarafına geçip Seyhan Nehri kıyısında bir çay içtik. Gün batımı nehri kızıla boyarken, Adana’nın o meşhur “Allah’ına gurban Adanalıyam!” deyişinin ne demek olduğunu yavaş yavaş anlıyordum. Bu şehirde bir samimiyet, bir içtenlik vardı.

2. Gün: Tarihin ve Denizin Çağrısı – Karataş & Yumurtalık

Sabah erkenden kalkıp Ayşe’nin “Hadi balıkçı kasabalarına gidiyoruz!” direktifiyle yola koyulduk. İlk durak Karataş. Akdeniz’in o kendine has tuzlu kokusu burnuma çalınınca içim bir hoş oldu. Sahildeki balıkçı tekneleri, ağlarını onaran amcalar... Sanki zaman burada yavaş akıyordu. Magarsus Antik Kenti’nin kalıntıları arasında dolaşırken, binlerce yıl öncesinin hikayelerini dinler gibiydim. Öğlen, denizin cömertliğini sergileyen bir sofradaydık; taptaze, adeta iyot kokan deniz mahsullerinden oluşan bir ziyafet çektik. O tereyağında sarımsakla dans eden, damakta eriyen karides güveç mi desem, yoksa altın renginde kızarmış, dışı çıtır içi lokum gibi kalamar tava mı... Her lokma, denizin ferahlığını damağıma taşıyordu. İzmir’deki balık restoranlarını aratmadı vallahi!

Oradan Yumurtalık’a geçtik. Ayas Antik Kenti ve Marko Polo İskelesi... Venedikli tüccarın buralardan geçtiğini bilmek bile heyecan vericiydi. Yumurtalık Lagünü Milli Parkı’nda flamingoları uzaktan da olsa görmek, doğanın bize sunduğu bir armağandı. Akşamüstü sahilde, dalgaların sesiyle günü bitirirken, tanıştığımız yaşlı bir balıkçı amcanın anlattığı deniz hikayeleri, not defterime altın harflerle kazındı. “Deniz gibidir insan evladım,” dedi, “bazen sakin, bazen hırçın ama hep cömert.”

3. Gün: Toroslar’a Doğru Bir Kaçış – Kozan, Feke, Saimbeyli

Adana sadece kebap ve denizden ibaret değilmiş! Bugün rotamız Toroslar’ın etekleriydi. İlk durağımız Kozan. Tarihi Kozan Kalesi’ne tırmanırken biraz yorulsak da zirveden görünen manzara tüm yorgunluğumuzu aldı. Hoşkadem Camii’nin o zarif mimarisi, tarihi konakların arasında dolaşmak... Kozan’da bir esnaf lokantasında yediğimiz o meşhur analı kızlı çorbası; içindeki minik köftelerle büyük bulgur köftelerinin o uyumlu birlikteliği, et suyunun zengin lezzetiyle damağımda unutulmaz bir tat bıraktı. Ardından gelen, dışı nar gibi kızarmış incecik hamuru ve içindeki kıymalı, cevizli harcın o baharatlı aromasıyla içli köfte ise Adana mutfağının ne denli incelikli ve zengin olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Yolculuğumuz Feke ile devam etti. Feke Kalesi’nin sarp kayalıklar üzerindeki konumu nefes kesiciydi. Burada tanıştığımız teyzelerin o an sacda çevirdikleri, dumanı üstünde tüten, mis gibi tereyağı kokan el açması sıkmaları ve yanında buz gibi yayranları, midemize adeta bir şölen yaşattı. O basit ama bir o kadar da derin lezzet, anne elinin sıcaklığını taşıyordu. Onların o güler yüzü, misafirperverliği... “Gel kızım, bir sıkma daha ye, yol yorgunusun” deyişleri hâlâ kulaklarımda.

Günün son durağı Saimbeyli oldu. Obruk Şelalesi’nin serin sularında yüzümüzü yıkarken, Toroslar’ın o temiz havasını içimize çektik. Saimbeyli Kalesi de tarihe tanıklık eden bir başka yapıydı. Buradaki insanlar, sanki dağların o mağrur duruşunu almışlar; sakin ama bir o kadar da sıcakkanlıydılar. Geceyi Saimbeyli’de küçük bir pansiyonda geçirdik. Yıldızlar o kadar yakındı ki, uzansam dokunacakmışım gibi...

4. Gün: Dağların Zirvesinden İç Bölgelere – Tufanbeyli, Aladağ, İmamoğlu

Sabah erkenden Tufanbeyli’ye doğru yola çıktık. Şar Antik Kenti’nin kalıntıları, Roma dönemine ait amfi tiyatrosu ve Kırık Kilise... Tarihin içinde kaybolmak diye buna denir. Tufanbeyli’nin kendine has bir sükuneti vardı. Burada yaşayanların yüzlerindeki o saf ifade, modern dünyanın karmaşasından ne kadar uzak olduklarını gösteriyordu.

Ardından Aladağ’a geçtik. Kapuzbaşı Şelaleleri’ne gitmek için biraz daha vaktimiz olsaydı keşke dedik ama Aladağ’ın o dağlık coğrafyası, yemyeşil doğası bile ruhumuzu dinlendirmeye yetti. Burada bir köy kahvesinde mola verip amcalarla sohbet ettik. Onların anlattığı yayla hikayeleri, şehir hayatının koşuşturmacasını unutturdu.

Günü İmamoğlu’nda noktaladık. Burası daha çok tarımsal üretimiyle öne çıkan bir ilçeydi. Uçsuz bucaksız tarlalar, portakal ve limon bahçeleri... Çiftçilerle sohbet etme imkanı bulduk. Toprakla uğraşmanın zorluğunu ama bir o kadar da bereketini anlattılar. Akşam yemeğinde yediğimiz, dalından yeni kopmuş gibi taptaze sebzelerle, belki de odun ateşinde pişmiş o yerel yemeklerin saf ve doğal lezzeti damağımızda kaldı.

5. Gün: Tarih ve Stratejinin Kesişim Noktası – Ceyhan, Karaisalı, Pozantı

Ceyhan, Adana’nın önemli sanayi ve tarım merkezlerinden biri. Ceyhan Nehri kıyısında yürüyüş yaptık. Sirkeli Höyüğü ve Tumlu Kalesi gibi tarihi noktaları da ziyaret ettik. Ceyhan, enerjisi yüksek, hareketli bir ilçeydi.

Oradan Karaisalı’ya, Varda Köprüsü’ne (Alman Köprüsü) doğru yola çıktık. O nasıl bir mühendislik harikasıdır! James Bond filmlerine bile konu olmuş bu köprünün üzerinde durup aşağıya bakmak hem ürkütücü hem de büyüleyiciydi. Kapıkaya Kanyonu’nda kısa bir yürüyüş yaptık. Doğanın o vahşi güzelliği karşısında kelimeler kifayetsiz kaldı.

Günün son durağı, Torosların geçit noktası Pozantı’ydı. Stratejik konumuyla tarih boyunca önemli bir yerleşim yeri olmuş. Akköprü ve Anahşa Kalesi’ni gezdik. Pozantı’nın serin havası, Adana merkezinin sıcağından sonra ilaç gibi geldi. Burada, belki de dağların kekik kokulu otlarıyla beslenmiş hayvanlardan yapılan, ağır ateşte kendi yağıyla pişmiş o etli yemeklerin yoğun ve derin lezzeti, bir başkaydı. Her lokma, dağların o saf ve güçlü karakterini taşıyordu.

6. Gün: Kalan İnciler ve Vedaya Hazırlık – Çukurova (İlçe), Sarıçam ve Adana’ya Dönüş

Artık Adana merkezine daha yakın ilçelerdeydik. Çukurova ilçesi, adını aldığı bereketli ovanın kalbinde, modern yapılaşmasıyla dikkat çekiyordu. Geniş caddeleri, parkları... Adana’nın yeni yüzü gibiydi.

Sarıçam da yine tarım alanları ve gelişmekte olan yerleşimleriyle öne çıkıyordu. İncirlik Hava Üssü’nün de bu ilçe sınırlarında olduğunu öğrendik.

Gezmediğimiz ilçe kalmasın diye uğraşırken, Adana’nın her köşesinin ayrı bir hikayesi, ayrı bir dokusu olduğunu fark ettik. Merkezdeki o canlılık, güneydeki deniz esintisi, kuzeydeki dağların serinliği ve tarihi...

7. Gün: Acı, Tatlı, Tuzlu Bir Veda

Son günümüzde Ayşe ile tekrar Seyhan Nehri kıyısına gittik. Bu bir haftada tattığım lezzetler, gördüğüm güzellikler, tanıştığım o sıcakkanlı insanlar... Hepsi zihnimde bir film şeridi gibiydi. Adana sadece kebabın ve sıcağın şehri değildi; Adana, tarihle doğanın, lezzetle samimiyetin kucaklaştığı, her bir lokması ayrı bir hikaye anlatan, insanı içine çeken büyülü bir diyardı.

Sabah erkenden garda, Ayşe’ye sımsıkı sarılırken gözlerim doldu. Sırt çantamda sadece eşyalarım değil, bir sürü anı, yeni dostluklar ve Adana’ya dair kocaman bir sevgi vardı.

Yorumlar

  1. Yıllar önce Adana ya gitmiş ve bahsettiğin o tatların bir çoğunu tatmış biri olarak diyebilirim ki yemekleri bir aşçı ustalığında bu kadar güzel ve detaylı anlatan birine daha önce rastlamadım. Ki daha önce ki gezi yazılarında insan,yer ve bölgeyi ne kadar iyi anlattığını biliyorum. Umarım gezi yazılarını Turizm bakanlığından biri görür de yazılarından faydalanır. Zira detayları ve anlatım müthiş kalemine sağlık ✨

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine