Bir Türk Heidi

Dün hem yalnız kalmak hemde düşünmek için günübirlik serüven yaşadım. Pilatus Dağı’nın bulutlara uzanan çağrısına kulak verdim; bu, sadece özgürlük arayışı değil, birazda aklımı boşaltmanın peşinden koşuştu. Size, taş sokakların şarkısından, dağın fısıltısına, her lokmanın hikâyesine kadar o günü anlatacağım bakalım..

Şehir dün sabah da her sabah olduğu gibi, bir suluboya tablonun içinden fırlamış gibiydi. Saat henüz yedi buçuktu; Reuss Nehri’nin suları, Kapellbrücke’nin ahşap kemerlerini yansıtırken, sabah sisinin hafif perdesi gölün üzerine serilmişti. Kuğular, sakin bir valsle süzülüyor, arada bir balıkçı teknesinin dalgalarıyla nazikçe sallanıyordu. Eski şehrin Arnavut kaldırımlı sokaklarında yürürken, fırınlardan yeni çıkmış ekmek kokusu burun deliklerimi okşadı. Spreuerbrücke’nin altında, nehrin çağlayan sesi, adeta bir ninni gibiydi. İlk durağım, Rathausquai’deki Café de Ville oldu. Burası, küçük yuvarlak masaları ve vitray pencereleriyle, sanki bir masal kahvehanesi. Kapıdan girer girmez, taze çekilmiş kahve çekirdeklerinin kokusu ve tereyağlı kruvasanların sıcaklığı beni sardı. Cam kenarındaki bir masaya oturdum; önümde Luzern Gölü, ufukta Rigi Dağı’nın silueti. Siparişim, bir pain au chocolat ve köpüklü bir cappuccino. Kruvasanın çıtır kabuğu parmaklarımda ufalanırken, içindeki bitter çikolata ağzımda eridi; kahvenin kadifemsi dokusu, bu lezzeti tamamlayan bir şarkıydı. Yan masada, yaşlı bir İsviçreli çift, tatlı tatlı sohbet ediyordu; sanki Luzern’in ruhu, onların gülüşlerinde saklıydı. Kahvaltı sonrası, istasyona doğru yürürken, Musegg Duvarı’nın kulelerini selamladım. Saat kulelerinin çanları, sabahın sekizini vuruyordu. Luzern’in tren istasyonu, İsviç’in dakikliğinin bir anıtı gibiydi; her şey bir saat gibi işliyordu. Alpnachstad’a giden trene binerken, cebimde Swiss Travel Pass’im, kalbimde bir macera heyecanı vardı. Luzern’den Alpnachstad’a tren yolculuğu, 15 dakikalık bir pastoral şiirdi. Pencereden, gölün mavisi yerini yemyeşil çayırlara bıraktı. Ahşap şaleler, çiçeklerle süslü balkonlarıyla masallardan fırlamış gibiydi; uzakta, ineklerin çanları, Heidi’nin kahkahalarını hatırlattı. Alpnachstad’a vardığımda, Pilatus’un kırmızı treni beni bekliyordu. Bu, %48 eğimiyle dünyanın en dik kablolu treni; adeta bir mühendislik mucizesi ve bir macera makinesi. Trene bindiğimde, tahta koltukların hafif gıcırtısı, çocukluğumdaki tren oyuncaklarını anımsattı. Yanımda, Amerikalı bir aile, haritalarını açmış, çocukları camdan dışarı sarkmış, manzarayı hayranlıkla seyrediyordu. Tren tırmanmaya başladı; çam ormanlarının kokusu ciğerlerime dolarken, vagon hafifçe sallanıyor, rüzgârın ıslığı kulaklarımda yankılanıyordu. Aşağıda, Luzern Gölü bir mücevher gibi küçülüyordu; ufukta, Titlis ve Jungfrau’nun karlı zirveleri belirginleşti. Her bir tünel geçişi, sanki bir masalın yeni bir sahnesine giriş gibiydi. Yarım saatlik tırmanışın sonunda, 2.132 metrede, Pilatus Kulm’da indim. Zirve, bulutların hemen altında bir düş bahçesiydi. Hava serin, rüzgâr hafif; tenime değen her esinti, dağın efsanelerini fısıldıyor gibiydi. Efsaneye göre, Pilatus’ta bir ejderha yaşarmış; kayalıkların gölgelerinde, onun pullarının parıltısını aradım. 360 derecelik manzara, nefesimi kesti: Luzern Gölü, masmavi bir ayna; çevresinde Rigi, Titlis ve Jungfrau, karlı taçlarıyla selam duruyor. Bulutlar, pamuk tarlaları gibi ayaklarımın altında süzülüyordu; bir an, onlara atlayıp uçabileceğimi hissettim. Zirvedeki Hotel Pilatus-Kulm restoranı, ahşap kirişleri ve geniş pencereleriyle bir dağ sığınağıydı. Restorana oturduğumda, manzara masama konuk oldu. Menü, İsviçre’nin dağ lezzetlerinden bir senfoniydi. Siparişim, Älplermagronen krema, patates ve erimiş Appenzeller peyniriyle kaplı ev yapımı makarna. Tabağıma geldiğinde, sıcacık, peynirin ipeksi kokusu yükseliyordu; her lokmada, dağın sıcaklığını hissettim. Yanına, yerel bir Appenzeller birası seçtim; hafif ekşimsi tadı, yemeğin yoğunluğunu dengeledi. Tatlı olarak Zuger Kirschtorte dilimi geldi: kirsch likörünün çikolata ve krema ile buluştuğu bir rüya. Çatalımla kestiğimde, vişnelerin koyu kırmızısı ortaya çıktı; her lokma, Pilatus’un büyüsünü damağıma taşıdı. Yemek yerken, pencereden bir martı süzüldü; sanki manzarayı paylaşmamı söylüyordu. Yan masada, Japon bir gezgin, fotoğraf makinesiyle her anı yakalamaya çalışıyordu; bir diğerinde, yerel bir rehber, Pilatus’un ejderha efsanesini anlatıyordu. “Pontius Pilatus’un ruhu burada dolaşır,” diyordu; gülümsersen, rüzgâr sana sırlarını fısıldar.” Yemek sonrası, Ejderha Yolu’nu (Drachenweg) yürümeye karar verdim. Kayalılara oyulmuş bu dar patika, Pilatus’un gizli köşelerine uzanıyordu. Her adımda, rüzgârın uğultusu ve çamların fısıltısı vardı; bir mağarada, taşınan taşlarda, efsanelerin izini sürdüm. Yolu’n bir noktasında, küçük bir keçi sürüsüyle karşılaştım; çanlarının melodisi, dağın sessizliğine bir şarkı kattı. Seyir teraslarına ulaştığımda, durdum ve bir derin nefes aldım. Bulutların gölgesi, vadide dans ediyor; uzaklarda, Luzern’in kırmızı kiremitli çatıları göz kırpıyordu. Zirvedeki bir başka sürpriz, küçük bir tezgâhta satılan el yapımı çikolatalardı. Confiserie Sprüngli’nin minik bir şubesinde, bitter çikolata ve kirsch dolgulu bir pralin aldım. Ağzımda erirken, çikolatanın yoğunluğu ve likörün hafif yakıcılığı, dağın ruhuna bir selam gibiydi. Öğleden sonra, teleferikle Fräkmüntegg’e, oradan da Kriens’e indim. Teleferik yolculuğu, başka bir görsel şölen sundu. Vadiler, ormanlar ve Luzern’in çevresi, bir halı gibi serilmişti. Fräkmüntegg’de kısa bir mola verdim; burada bir çayırda, çocuklar uçurtma uçuruyor, yaşlı bir çift bankta el ele oturuyordu. Kriens’ten otobüsle Luzern’e dönerken, gün batımının kızıllığı gölü kucaklıyordu. Akşam yemeği için, eski şehirdeki Wirtshaus Taube’ye sığındım. Burası, ahşap masaları ve mum ışıklarıyla, bir dağ evi kadar samimi. Menüden Luzerner Chügelipastete seçtim: puf hamurunda dana eti, mantar ve krema sosunun buluştuğu bir ziyafet. İlk lokmada, hamurun çıtır dokusu ve sosun zenginliği ağzımda dans etti. Yanına, yerel bir Riesling söyledim; her yudum, Pilatus’un serinliğini hatırlattı. Tatlı olarak, bir Nussgipfel fındık dolgulu, hafif şekerli bir hamurişi ve bir bitki çayı. Çayın buğusu, günün yorgunluğunu alıp götürdü. Yemek sırasında, restoranın köşesinde bir akordeoncu, İsviçre halk şarkıları çalıyordu. Yan masada, bir grup yerel, gülüşleriyle havayı ısıtıyordu. Garson, “Pilatus’a mı çıktın?” diye sordu; gülümseyip başımı salladım. “O dağ, insanı değiştirir,” dedi. Haklıydı. Yemek sonrası, Kapellbrücke’de son bir gezinti yaptım. Köprünün fenerleri, nehirde altın yansımalar yaratıyordu. Göl kıyısında durdum; Pilatus’un silueti, yıldızların altında bir gölge gibi uzanıyordu, doğruca eve doğru tümüyle yenilenmiş halde yürümeye başladım. Cebimde bir pralin, kalbimde teyzeme kocaman bir teşekkür.

Yorumlar

  1. Gezi yazıları konusunda kesinlikle çok iyisin zira gezdiğin yerleri o kadar iyi analiz edip yazıya döküyorsun ki insan ister istemez kendini seninle birlikte o an oradaymış gibi hissediyor. Umarım en kısa zamanda bu yazılanlarını bir kitap haline getirirsin. Tebrikler ve yazmaya devam 🙏🧿

    YanıtlaSil
  2. Canımsın. Yine şiir tadında bir gezi yazısı.
    Tüm gezi yazılarını birleştirip bir kitap yap lütfen, Harika bir eser olur.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine