Ekrem İmamoğlu ve Gerçek Adalet

 Adalet, insanlık tarihinin en kadim ideallerinden biridir. Toplumların düzenini sağlayan, bireylerin haklarını koruyan ve ortak bir vicdan oluşturan bu ilke, evrensel hukuk normlarıyla şekillenir.

Ancak adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil, aynı zamanda toplumsal vicdanın terazisinde de sınanır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davalar, Türkiye’nin hukuk devleti olma iddiasını ve adaletin evrensel ilkelerini bir kez daha tartışmaya açmıştır.
Bir akademisyen ve Türk hukuk sistemini araştıran kendini bu konuda eğitmeye başlamış biri olarak, bu yazımda İmamoğlu davasını adil, tarafsız ve objektif bir perspektifle ele alarak, gerçek adaletin ne olduğunu sorgulayacağım.

Adaletin Evrensel İlkeleri :
Evrensel hukuk ilkeleri, modern hukuk devletlerinin temel taşlarını oluşturur. Bağımsız ve tarafsız yargı, masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı, silahların eşitliği ve hukuk güvenliği, bu ilkelerin başında gelir. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6. maddesi, herkesin bağımsız ve tarafsız bir mahkemede, makul sürede ve dürüstçe yargılanma hakkına sahip olduğunu açıkça belirtir.
Türk Anayasası’nın 36. maddesi de bu hakkı güvence altına alır. Ancak, bu ilkelerin kağıt üzerinde var olması yeterli değildir; uygulanabilirliği, bir hukuk sisteminin meşruiyetini belirler.
Adalet, yalnızca bireylerin değil, aynı zamanda toplumun kolektif iradesinin de koruyucusudur. Seçilmiş bir temsilcinin yargılanması, yalnızca o bireyi değil, onu seçen milyonların iradesini de etkiler. Bu nedenle, İmamoğlu’nun davaları, yalnızca bir hukuk meselesi değil, aynı zamanda demokrasinin ve halk egemenliğinin sınandığı bir sosyo-politik meseledir.

Ekrem İmamoğlu Davalarının Anatomisi :
Ekrem İmamoğlu, 2019 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildikten sonra, çeşitli davalar ve soruşturmalarla karşı karşıya kalmıştır. Kamuoyunda “ahmak davası” olarak bilinen dava, İmamoğlu’nun 31 Mart 2019 seçimlerinin iptalini eleştirdiği bir konuşmasında, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üyelerine hakaret ettiği iddiasıyla açılmıştır. 2022’de bu davada 2 yıl 7 ay 15 gün hapis cezası ve siyasi yasak kararı verilmiş, ancak karar henüz kesinleşmemiştir. Ayrıca, “ihaleye fesat karıştırma”, “terörle mücadelede görev alan kişileri hedef gösterme” ve “suç örgütü kurma” gibi ağır ithamlarla açılan diğer soruşturmalar, İmamoğlu’nun siyasi kariyerini hedef alan bir yargısal baskı kampanyası olarak değerlendirilmektedir.

19 Mart 2025’te gerçekleşen toplu gözaltılar, İmamoğlu’nun “suç örgütü kurmak ve yönetmek”, “rüşvet almak” ve “ihaleye fesat karıştırmak” gibi suçlamalarla tutuklanmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Aynı operasyonda, danışmanları ve bazı ilçe belediye başkanları da gözaltına alınmıştır. Bu süreç, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda toplumsal ve uluslararası düzeyde büyük yankı uyandırmıştır. Avrupa Konseyi, bu gözaltıları “halkın iradesine karşı bir hareket” olarak nitelendirerek kınamıştır.

Hukuk mu, Siyasi Mühendislik mi?
İmamoğlu davalarını evrensel hukuk ilkeleri ışığında değerlendirdiğimizde, ciddi soru işaretleri ortaya çıkmaktadır. İlk olarak, bağımsız ve tarafsız yargı ilkesine bakalım. İmamoğlu’nun avukatları, mahkeme tevzi sisteminde usulsüzlük yapıldığını ve davaların belirli mahkemelere yönlendirildiğini iddia etmektedir. Bu, yargı sürecinin tarafsızlığına gölge düşüren bir durumdur. Ayrıca, bazı mahkeme üyelerinin siyasi bağlantıları, objektif tarafsızlık ilkesini sorgulatmaktadır. Örneğin, Gezi Davası’nda bir hakimin siyasi geçmişi, tarafsızlık tartışmalarını alevlendirmiştir; benzer endişeler İmamoğlu davaları için de geçerlidir.

İkinci olarak, masumiyet karinesi ilkesine aykırı uygulamalar dikkat çekmektedir. İmamoğlu hakkında henüz kesinleşmiş bir hüküm olmamasına rağmen, kamuoyunda suçlu gibi gösterilmeye çalışılması, bu ilkenin ihlalidir. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan’ın belirttiği gibi, “gözaltılar adil yargılanma hakkını ihlal ediyor”. Gizli tanık ifadelerine dayanan suçlamaların başka delillerle desteklenmemesi, hukuki güvenilirlikten yoksundur.

Üçüncü olarak, adil yargılanma hakkı ve silahların eşitliği ilkeleri zedelenmektedir. İmamoğlu’nun avukatları, tanık beyanlarının bağlamından koparılarak kullanıldığını ve savunma hakkının kısıtlandığını savunmaktadır. Örneğin, “ahmak davası”nda, İmamoğlu’nun sözlerinin YSK üyelerine değil, siyasi iradeye yönelik olduğu savunması mahkemece dikkate alınmamıştır. Bu, vasıtasızlık ilkesine aykırı bir yaklaşımdır ve savunma hakkını zayıflatır.

Son olarak, hukuk güvenliği ilkesi, keyfi gözaltılar ve soruşturmalarla tehdit altındadır. İmamoğlu’nun evinin sabah erken saatlerde yüzlerce polis eşliğinde basılması, sosyal medyaya erişim kısıtlamaları ve gazetecilere yönelik baskılar, hukuk devletinde kabul edilemez uygulamalardır. Bu tür eylemler, halkın haber alma ve ifade özgürlüğünü engelleyerek, adaletin toplumsal meşruiyetini sarsar.

Sosyolojik Bir Bakış :
Sosyolojik açıdan, İmamoğlu davaları, Türkiye’de yargının siyasallaşması ve toplumsal kutuplaşmanın bir yansımasıdır. Yargı, tarih boyunca toplumların güvenini kazanmak için bağımsızlığını ve tarafsızlığını korumak zorundadır. Ancak, yargının siyasi bir araç olarak kullanılması, toplumsal güveni aşındırır ve adalete olan inancı zedeler. İmamoğlu’nun milyonlarca İstanbullunun oylarıyla seçilmiş bir lider olması, bu davaları yalnızca hukuki bir mesele olmaktan çıkararak, demokrasinin ve halk iradesinin sınanmasına dönüştürmüştür.

Toplumsal vicdan, adaletin en güçlü terazisidir. İmamoğlu’na yönelik yargısal süreçler, halkın önemli bir kesiminde “siyasi kumpas” algısı yaratmıştır. Sosyal Medya platformunda paylaşılan görüşler, bu algıyı yansıtmaktadır: “Bu dava, halkın iradesine karşı bir darbe girişimidir” veya “Mevcut delillerle İmamoğlu’nu bir saat bile içeride tutamazlar”. Bu tepkiler, toplumun adalet talebini ve yargıya duyulan güvensizliği açıkça ortaya koymaktadır.

Gerçek Adalet Nedir?
Gerçek adalet, yalnızca hukuki normlara uygunluk değil, aynı zamanda vicdani bir tatmin sağlamaktır. Evrensel hukuk ilkelerine dayanan bir adalet anlayışı, şu unsurları gerektirir:

Bağımsız ve Tarafsız Yargı: Hakimlerin siyasi baskılardan uzak, yalnızca hukuka ve vicdanlarına bağlı kararlar vermesi şarttır. İmamoğlu davalarında, mahkeme tevzi sistemine yönelik şaibeler ve hakimlerin tarafsızlığına dair endişeler, bu ilkeye gölge düşürmektedir.

Masumiyet Karinesi: Hiç kimse, kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilemez. İmamoğlu’nun medya ve siyasi söylemlerle hedef gösterilmesi, bu ilkeye aykırıdır.

Adil Yargılanma Hakkı: Sanığın savunma hakkı, delillerin şeffaf bir şekilde sunulması ve yargılamanın makul sürede tamamlanması gerekir. İmamoğlu’nun davalarında, savunma hakkının kısıtlandığına dair iddialar, bu ilkenin ihlal edildiğini düşündürmektedir.

Hukuk Güvenliği: Keyfi gözaltılar, erişim engellemeleri ve basın özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar, hukuk devletinin temelini sarsar. İmamoğlu’nun gözaltına alınma süreci, bu ilkeye aykırı uygulamalarla doludur.

Toplumsal Meşruiyet: Adalet, yalnızca mahkeme kararlarıyla değil, aynı zamanda toplumun vicdanında da meşru olmalıdır. İmamoğlu’na yönelik davalar, halkın önemli bir kesiminde adaletsizlik algısı yaratmıştır.

Ve Adaletin Sınavı ;
Ekrem İmamoğlu’nun davaları, Türkiye’nin hukuk devleti olma iddiasının ve demokrasisinin bir sınavıdır. Evrensel hukuk ilkelerine bağlı kalmak, yalnızca bir yasal zorunluluk değil, aynı zamanda toplumsal barışın ve güvenin temelidir. Yargının siyasi bir araç olarak kullanılması, yalnızca bireyleri değil, milyonların iradesini ve demokrasiyi tehdit eder.
Gerçek adalet, bağımsız, tarafsız ve vicdanlı bir yargı sistemiyle mümkündür. Bu sistem, yalnızca hukukun üstünlüğünü değil, aynı zamanda halkın iradesini de korur.

İmamoğlu davaları, adaletin sadece bir ideal değil, aynı zamanda bir mücadele olduğunu hatırlatıyor. Toplum olarak, bu mücadelede evrensel hukuk ilkelerine ve ortak vicdanımıza sahip çıkmalıyız.
Çünkü adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil, sokakta, sandıkta ve vicdanlarda inşa edilir.

Türkiye’nin geleceği, bu sınavdan geçer.

Yorumlar

  1. Kısacası; Adaletin olmadığı bir yerde hiçbir şey olmaz. Ki biz bu davaların benzerlerini Ergenekon ve balyoz davalarında yaşadık suçsuz yere onca insan içeride tutuldu. Ülkemizde yargı kendinden olmayanlara karşı bir sopa olarak kullanılan bir araç oysa herşey adaletle başlar. Muhteşem bir yazı olmuş...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine