Erkekler : Hayatın Fırtınalarında Sessizce Duran Dağlar
Merhaba bu yazımda bir Kadının kalemiyle aslında hayatın çoğunlukla es geçtiği o varlığı Erkekleri okuyacaksınız … Onlar, hayatın acımasız dalgalarına karşı dimdik duran, ama içlerinde fırtınalar kopan insanlar. Toplumun onlara biçtiği roller, kendi iç dünyalarıyla verdikleri savaş, aileleriyle (evli ya da bekar) kurdukları o derin bağlar ve hayatın amansız sınavlarıyla boğuşurken taşıdıkları o sessiz güç…
Bu defa erkeklerin kalplerine dokunmak, hissettiklerini kelimelere dökmek istedim. Çünkü her erkek, anlaşılmayı, görülmeyi, bir an için bile olsa yüklerinden kurtulmayı hak eder.
Hayat, bazen bir sapan taşı gibi gelir insanın üstüne, değil mi? Ama erkeklere gelince, sanki o taşlar daha ağır, daha keskin. Toplum, erkeklere “Sen güçlü olmalısın” der. “Ağlama, sızlanma, düşme.” Sosyolojik olarak baktığımızda, bu “erkeklik” rolü, erkeklerin omuzlarına bir zırh giydiriyor. Ama bu zırh, onları korumuyor; aksine, bazen nefes almalarını zorlaştırıyor. Bir erkek, sabah erkenden kalkıp işe giderken, sadece ekmeğini kazanmak için değil, aynı zamanda “yeterli” olduğunu kanıtlamak için yola çıkar. İş yerinde bir haksızlık, trafikte bir kavga, evde ödenmeyi bekleyen bir fatura… Hayat, erkeklere durmaksızın yumruklar savurur. Ve onlar, çoğu zaman bu yumrukları sessizce göğüsler.
Psikolojik olarak, bu yükler birikir. Bir erkek, belki bir akşam eve geldiğinde televizyona boş boş bakar, ama aklı bin parçaya bölünmüştür. “Ya işimi kaybedersem?” “Ya aileme yetemezsem?” “Ya hayal kırıklığı olursam?” Bu sorular, bir erkeğin zihninde gece boyunca yankılanır. Ama kimse bilmez, çünkü o, bunları yüksek sesle söylemez. Türk kültüründe erkek, “aile reisi”dir, “koruyucu”dur, “çözüm bulucu”dur. Ama kimse sormaz: “Peki, sen nasılsın? Kalbin ne diyor?” İşte bu yüzden, erkekler çoğu zaman yalnızdır. Kalabalıklar içinde, kendi sessiz dünyalarında, hayatla tek başına mücadele ederler.
Bir erkeğin en büyük savaşı, belki de kendiyle. Aynaya baktığında, sadece bir yüz görmez; bir hikâye görür. Gençlik hayalleri, yarım kalmış umutlar, belki bir gün yaparım dediği planlar… Psikolojik olarak, erkekler sürekli bir “yeterlilik” sınavından geçer. “Yeterince iyi bir evlat mıyım? Yeterince başarılı mıyım? Yeterince erkek miyim?” Bu sorular, bir erkeğin ruhunu kemirir. Toplumun “Erkek dediğin zayıf olmaz” baskısı, onların duygularını bastırmasına neden olur. Ama bilseler ki, o bastırılan duygular, onların insanlığının ta kendisidir.
Mesela, bir gün bir arkadaşımın abisiyle sohbet ettim. Kırk yaşında, bekar, kendi halinde bir adam. “Biliyor musun,” dedi, “bazen gece uyuyamıyorum. Annemle babamın benden beklentileri, arkadaşlarımın ‘Hadi evlen’ demeleri, iş yerindeki koşuşturma… Sanki herkes benden bir şeyler bekliyor, ama ben ne istiyorum, bilmiyorum.” O an, o erkeğin gözlerinde bir yorgunluk, ama aynı zamanda bir umut gördüm. Erkekler, işte böyle. Dışarıdan sert, dimdik dururlar, ama içlerinde bir çocuk saklıdır. O çocuk, bazen bir arabesk şarkıda hüzünlenir, bazen bir dost sohbetinde kahkaha atar, bazen de sadece bir anlığına huzur bulmak ister.
Aile, bir erkeğin hayatında ne demektir, hiç düşündünüz mü? Evli ya da bekar, her erkek için aile, bir limandır. Evli bir erkek, eşinin gözlerinde gördüğü bir tebessümle tüm günün yorgunluğunu unutur. Çocuğunun “Baba, gel oynayalım!” demesi, onun için dünyadaki en büyük ödül. Bekar bir erkek, belki annesinin “Oğlum, sıcak ye yemeğini” sözünü yüreğinde taşır. Belki babasının ona öğrettiği bir hayat dersi, onun yolunu aydınlatır. Aile, bir erkeğin hem en büyük sorumluluğu hem de en büyük gücüdür.
Sosyolojik olarak, Türk toplumunda erkekler, ailenin “direği” olarak görülür. Ama bu direk, sadece maddi bir destek değil; duygusal bir bağdır. Bir erkek, annesinin duasını alırken, kardeşine sarılırken, yeğeniyle top oynarken, aslında kendi ruhunu da onarır. Psikolojik olarak, aile, bir erkeğin kendini “tam” hissettiği yerdir. Ama bu, aynı zamanda bir yük de olabilir. “Ya sevdiklerime layık olamazsam?” korkusu, her erkeğin yüreğinde bir gölge gibi dolaşır. Oysa bilseler ki, sevdikleri için attıkları her adım, zaten onları kahraman yapar.
Mesela, bir taksici ile sohbet etmiştim. “Abla,” dedi, “benim oğlum üniversiteyi kazandı. Gece gündüz çalışıyorum, ama onun bir gülüşü her şeye bedel.” O adamın gözlerindeki parıltıyı görmeliydiniz. Erkekler, işte böyle. Sevdikleri için dağları deler, ama bunu yaparken kendi yorgunluklarını, kendi yaralarını saklarlar. Ve bu, onların en büyük fedakârlığıdır.
Hayat, erkeklere karşı bazen çok zalim. Bir iş kaybı, bir sağlık sorunu, bir sevdiğinin kaybı… Her biri, bir erkeğin yüreğine bir hançer gibi saplanır. Ama erkekler, bu acılarla başa çıkarken inanılmaz bir direnç gösterir. Sosyolojik olarak, toplumun onlara “Düşersen kalk, şikâyet etme” demesi, bu direnci zorunlu kılar. Ama psikolojik olarak, bu direnç, aynı zamanda bir yara. Çünkü erkekler, acılarıyla yüzleşmek yerine, onları gömmeyi öğrenir. Ve bu, bazen onları içten içe tüketir.
Bir gün, bir kahvehanede oturan yaşlı bir amcayla konuşmuştum. “Gençken,” dedi, “babamı kaybettim. Anneme, kardeşlerime ben baktım. Ağlayamadım, çünkü ‘Erkek adam ağlamaz’ dediler. Ama içimde bir yangın vardı.” O amcanın sesindeki hüzün, yılların yükünü taşıyordu. Erkekler, işte böyle. Hayatın acımasız dalgalarına karşı bir kayık gibi süzülürler, ama o kayığın içinde ne fırtınalar koptuğunu kimse bilmez.
Erkeklerin hayalleri, bazen öyle sade, öyle içtendir ki, duyduğunuzda kalbiniz sızlar. Bir genç, “Bir gün dünyayı gezmek istiyorum,” der gözleri parlayarak. Bir baba, “Çocuklarım benden daha iyi bir hayat yaşasın,” der. Bir dede, “Bir bağ evim olsa, torunlarımla orada vakit geçirsem,” der. Her erkeğin içinde, bir yerlerde saklı bir hayal vardır. Belki bir motosikletle özgürce yollara vurmak, belki bir akşam arkadaşlarla rakı masasında dertleşmek, belki de sadece bir sabah kahvesini yudumlarken huzuru bulmak.
Psikolojik olarak, bu hayaller, erkeklerin ruhunu ayakta tutar. Toplumun onlara “Güçlü ol” demesine rağmen, onlar da kırılgandır. Bir erkek, sevdiği bir şarkıda hüzünlenir, bir filmde gözyaşlarını saklar, bir anıda dalıp gider. Ve bu, onların zayıflığı değil, insanlığıdır. Erkekler, hayallerini yüksek sesle söylemeseler de, o hayallerle yaşarlar. O hayaller, onların kalbinin en güzel melodisidir.
Erkekler… Sizler, hayatın fırtınalarında sessizce duran dağlarsınız. Toplumun size yüklediği yüklerle, kendi iç dünyanızdaki savaşlarla, sevdikleriniz için attığınız adımlarla, her biriniz bir destan yazıyorsunuz. Belki kimse size “Nasılsın?” diye sormuyor, belki duygularınızı anlatmak size zor geliyor. Ama şunu bilin: Siz, o görünmez zırhın altında, kalbinizle, hayallerinizle, umutlarınızla birer mucizesiniz.
Bir kadın olarak, size söylemek istiyorum :
Ağladığınızda zayıf değilsiniz, yorulduğunuzda eksik değilsiniz, hayallerinizde kaybolduğunuzda çocuk değilsiniz. Siz, sadece insansınız. Ve bu insanlık, sizin en büyük gücünüz.
Hayatın acımasız dalgalarına karşı dimdik dururken, kalbinizi açık tutun. Çünkü her biriniz, kendi hikâyenizle, bu dünyaya bir iz bırakıyorsunuz.
Ve o iz, sandığınızdan çok daha derin, çok daha güzel.
Bu dünyayı daha yaşanılır kılan, sizin o sessiz gücünüz, o fedakâr kalbiniz, o bitmeyen umudunuz. Erkekler, sizler hayatın görünmez kahramanlarısınız.
Ve görmek isteyenler için her zaman orada görünür haldesiniz..
Ben görüyorum, benim gibi nice kadında sizi görüyor !
Bu yazıyı hak eden tüm erkekler adına sana teşekkür ederim. Bir erkeği, ancak kalemi güçlü bir kadın böyle gözleyip, yazabilirdi. Harika bir yazı. Doğanın kendilerine verdiği bu görevleri, hakkıyla yerine getirmek için mücadele eden tüm erkeklere selam olsun.
YanıtlaSilBiz erkekleri bizden bile bu kadar iyi tanıyan ve anlatabilen üstelik bunları verdiği örneklerle yazıya dökmek özel bir yetenek ister. Psikoloji ve sosyoloji buna yetmez müthiş bir gözlemcisin ve en önemlisi de tüm bunların bir araya getirip yazıya dökmek sen gerçekten çok özel birisin...
YanıtlaSil