Girit’in Büyüsü: İstanbul’dan Adanın Kalbine Bir Masal Yolculuğu
Dört yıl önce, bir sonbahar sabahı, İstanbul’un telaşlı enerjisinden sıyrılıp Girit’in turkuaz sularına doğru yola çıktım. Akdeniz’in bu en büyük adası, sanki bir masal diyarının kapılarını aralamış gibiydi; tarih kokan taş sokakları, zeytin ağaçlarının gölgesinde saklı köyler ve bir tabak yemekte bile anlatılan hikayelerle doluydu. Gelin, bavulunuzu toplayın, İstanbul’dan başlayarak benimle Girit’in kalbine, geçmişin izlerine ve lezzetlerin dansına bir yolculuğa çıkın.
İstanbul’dan Girit’e: Yolculuğun Başlangıcı
Her şey, İstanbul’un sabah serinliğinde, Atatürk Havalimanı’nda bir fincan kahveyle başladı. Boğaz’ın mavisini geride bırakırken, Akdeniz’in başka bir büyüsüne, Girit’e uçacağımı düşünüyordum. Uçak havalandığında, Marmara’nın dalgaları sanki “Girit’in hikayeleri seni bekliyor” diyordu. Birkaç saat sonra, Heraklion’un sıcak havası yüzüme çarptı. Nikos Kazantzakis’in “Zorba”sının neşeli ve asi ruhu, adaya adım atar atmaz beni kucakladı. İstanbul’un kaotik enerjisinden sonra, Girit’in sakin ama derin hikayeleri içime işledi.
Heraklion: Minos’un Labirenti ve Adanın Kalbi
Heraklion’da ilk durağım, Minos uygarlığının kalbi Knossos Sarayı’ydı. Theseus’un Minotaur’u aradığı labirentin efsanesi burada doğmuş. Kırmızı sütunlar, fresklerle süslü duvarlar ve “Kutsama Boynuzları” arasında dolaşırken, 4 bin yıl öncesinin seslerini duydum: zeytinyağı küplerinin tıkırtıları, rahibelerin duaları, kralların fısıldaşmaları. Sabah erken saatlerde gitmenizi öneririm; kalabalık, bu büyülü atmosferi gölgeleyebilir.
Şehir merkezinde, Venedik’in izleri Loggia Binası ve Morosini Çeşmesi’nde beliriyor. Çeşmenin aslan başlarından akan su, adanın tarihini fısıldıyordu. Bir köşede, Osmanlı’nın Türk Sebili’ni gördüm; 961 tarihli Agios Titos Kilisesi’nin yanı başında, bu sebil İstanbul’un tanıdık ruhunu hatırlattı. Heraklion Arkeoloji Müzesi’nde, yılan tutan tanrıça heykelciğiyle göz göze geldim; sanki “Bu toprakların sırrını çöz” diyordu.
Öğle yemeği için Heraklion’un ara sokaklarında, Peskesi adlı bir restorana oturdum. Burası, Girit’in geleneksel mutfağını modern bir dokunuşla sunuyor. Stamnagathi otuyla hazırlanan salata ve zeytinyağında sotelenmiş hochlious salyangozu tattım. Salyangoz, başta tereddüt ettirse de, kekik ve sarımsakla lezzet şölenine dönüştü. Restoranın bahçesinde, zeytin ağaçlarının gölgesinde yemek yerken, İstanbul’daki bahçe kahvelerini anımsadım, ama buranın toprağından gelen tat bambaşkaydı.
Hanya: Venedik’in Rüyası, Osmanlı’nın Nefesi
Hanya’ya vardığımda, güneş Venedik Limanı’nda batıyordu. Renkli evler, balıkçı tekneleri ve ufukta parlayan deniz feneri, sanki bir ressamın tuvalinden fırlamıştı. Hanya, “Doğu’nun Venedik’i” olarak anılıyor ve bu ünü hak ediyor. Dar sokaklarda dolaşırken, Küçük Hasan Camii’nin kubbesi gözüme çarptı; İstanbul’daki mahalle camilerinin sıcaklığını hissettim. 1923 mübadelesine kadar burada yaşayan Türklerin izleri, taş evlerin gölgesinde hâlâ capcanlı.
Halepa Mahallesi’nde, Eleftherios Venizelos’un ev müzesi,. Akrotiri Yarımadası’ndaki Agia Triada Manastırı’nda, zeytin ağaçlarının gölgesinde ruhum dinlendi. Gouverneto Manastırı’na giderken, kekik kokuları ve denizin tuzlu esintisi içimi doldurdu. Öğleden önce gitmek gerektiğini öğrendim; yoksa kapılar kapanıyor.
Hanya’da, limandaki To Maridaki tavernasına oturdum. Burada “dakos” yedim: kızarmış arpa ekmeği, rendelenmiş domates, mizithra peyniri ve sızma zeytinyağı. Yanında naneli patlıcan ve ballı mizithropites turtası vardı. Garson, dictamnus otunu göstererek “Bu, Zeus’un mağarasında yetişir” dedi. İstanbul’un meyhanelerini andırsa da, Girit’in toprağından gelen bu lezzetler bambaşkaydı. Öğleden sonra, Kipos Café’de bir bardak freddo cappuccino içtim. Limana bakan bu küçük kafe, taze naber kokusu ve sakin atmosferiyle, adeta bir mola noktasıydı. İstanbul’daki sahil kafelerini hatırlattı, ama Hanya’nın denizi başka bir huzur sunuyordu.
Resmo: Orta Çağ’ın Şairane Dokusu
Resmo’ya, yani Rethymno’ya geçtiğimde, kendimi bir Orta Çağ masalında buldum. Venedik Rimondi Çeşmesi’nin taş aslanları, asırlık hikayeler anlatmak için sabırsızlanıyordu. Fortezza Kalesi’ne tırmandığımda, Psiloritis Dağı ufukta belirdi. Kale, Venediklilerin Türk işgaline karşı savunma noktasıydı, ama bugün festivallere ev sahipliği yapıyor. Dar sokaklarda, Küçük Hacı İbrahim Ağa Camii’ni buldum; İstanbul’daki camilerin sade ama sıcak ruhunu taşıyordu.
Resmo’da, Avli restoranında akşam yemeği yedim. Burası, taş bir avluda, çiçeklerle süslü bir ortamda hizmet veriyor. Girit usulü çullama ve ballı turtalar tattım; her lokma, adanın güneşini ve toprağını taşıyordu. Restoranın şarap listesi, Girit’in yerel üzümlerinden yapılmış şaraplarla doluydu; özellikle Liatiko üzümünden yapılan kırmızı şaraba bayıldım. Sabah, Harvest Coffee’de bir filtre kahve içtim. Dar sokakta, eski bir taş binanın içinde yer alan bu kafe, modern ama samimi bir atmosfer sunuyordu. Kahvenin yanında, tarçınlı bir Girit keki yedim; İstanbul’daki kahve duraklarına rakip bir lezzetti.
Doğanın Kucağında: Elafonissi ve Zeus’un Mağarası
Girit’in doğası, tarih kadar büyüleyici. Elafonissi Plajı’nda, pembe kumlar ve turkuaz sular karşısında nefesim kesildi. Kumların rengi, denizin yosun ve kabuklarla dansından geliyor. Saatlerce denizin içinde yürüdüm, dalgaların şarkısını dinledim. Bir başka gün, Dikte Dağı’ndaki Zeus Mağarası’na tırmandım. Efsaneye göre Zeus burada doğmuş. Mağaranın sarkıt ve dikitleri, bir yeraltı sarayının sütunları gibiydi. İstanbul’un kalabalığından sonra, bu sessizlikte sadece damlayan suyun sesi vardı; doğanın kalbinin atışı.
Boğa Burcu ve Olmazsa olmazı : Yemek
Girit mutfağı, adanın ruhunu yansıtıyor. Heraklion’da, Peskesi’de graviera peyniri ve stamnagathi otuyla salatalar tattım. Hanya’da To Maridaki’de hochlious salyangozu, zeytinyağında sote edilip kekikle sunulduğunda, İstanbul’un deniz mahsulleri sofralarına rakip oldu. Resmo’da Avli’de yediğim naneli patlıcan ve ballı turtalar, her lokmada adanın bereketini hissettirdi. Bir köy tavernasında, yaşlı bir teyze kendi zeytinyağını ikram etti: “Bu, dedemin ağaçlarından.” O an, Girit’in misafirperverliği, İstanbul’un mahalle kültürünü anımsattı.
Son Söz: Girit’in Büyüsü
Girit, sadece bir ada değil; bir hikaye, bir şiir, bir yaşam biçimi. İstanbul’dan yola çıkıp Minos’un labirentlerine, Venedik’in kalelerine, Osmanlı’nın camilerine ve Zeus’un mağaralarına uzandım. Giritliler, sizi bir dost gibi kucaklıyor; Peskesi’nin bahçesinde, To Maridaki’nin liman manzarasında, Kipos’un naber kokusunda, Avli’nin taş avlusunda ve Harvest Coffee’nin sıcak atmosferinde bu bağı hissediyorsunuz. Dört yıl önce bu adaya veda ederken, bir parça kalbimi orada bıraktım. Siz de Girit’e yolunuz düşerse, İstanbul’un telaşını geride bırakın ve bir kadeh rakı, bir tabak dakos ile gün batımını izleyin. O an, bu masalsı adanın ruhunu içinizde hissedeceksiniz.
Turist olarak ya da iş için gideceğim yerlerle ilgili mutlaka bilgi amaçlı bir yazı okumaya çalışıyorum. Açıkçası hiçbir şekilde bu kadar güzel anlatımları olan gezi yazılarına denk gelmedim, desem yalan olmaz...
YanıtlaSilKalemine sağlık 🙏🧚