İran-İsrail Gerginliği Üzerine Analizlerim
Son iki gündür, Ortadoğu’nun kırılgan jeopolitik sahnesinde İran ve İsrail arasındaki gerginlik, 12 Haziran 2025 tarihinde İsrail’in İran’ın nükleer tesisleri, balistik füze depoları ve askeri karargâhlarına yönelik başlattığı “Yükselen Aslan Harekâtı” ile yeni bir zirveye ulaştı. Bu operasyon, İran’ın 1 Ekim 2024’te İsrail’e yönelik gerçekleştirdiği füze saldırılarına misilleme olarak değerlendiriliyor. Bölgesel güç dengeleri, küresel aktörlerin tutumları ve toplumsal dinamikler, bu çatışmanın hem kısa vadeli sonuçlarını hem de uzun vadeli yansımalarını şekillendiren temel unsurlar olarak öne çıkıyor. Bu makalemde, İran-İsrail gerginliğini kendi perspektifimden analiz ederek, Türkiye’nin ve dünyanın bu süreçteki pozisyonunu ve olası geleceklere dair öngörüleri sunmayı amaçlıyorum.
İsrail’in 12 Haziran 2025’te başlattığı hava saldırıları, İran’ın Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisini, füze bataryalarını ve Tahran, Tebriz, İsfahan gibi şehirlerdeki askeri hedefleri vurdu. İsrail Hava Kuvvetleri’nin istihbarat odaklı, hassas vuruşlarla gerçekleştirdiği bu operasyon, İran’ın nükleer programını sekteye uğratmayı ve balistik füze kapasitesini sınırlamayı hedefliyor. Operasyonun ilk saatlerinde İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri ve Devrim Muhafızları Komutanı Hüseyin Selami’nin öldürüldüğü bildirildi; bu, İran’ın askeri liderlik zincirinde ciddi bir kırılma yarattı.
İran’ın misillemesi ise sınırlı ancak sembolik bir nitelik taşıyor. 13 Haziran’da İsrail’e yönelik yaklaşık 100 insansız hava aracı (İHA) ve 150 balistik füze fırlatıldığı raporlandı. Ancak İsrail’in gelişmiş hava savunma sistemi “Demir Kubbe” ve müttefiklerinin desteğiyle bu saldırıların çoğu etkisiz hale getirildi. İran’ın füze teknolojisindeki ilerlemeler, özellikle hipersonik füzeler, İsrail’in savunma sistemlerini zorlasa da, İsrail’in hava üstünlüğü ve teknolojik avantajı çatışmanın asimetrik doğasını ortaya koyuyor. İran’ın askeri kapasitesi, 600 bin kişilik bir orduyla İsrail’in 170 bin kişilik ordusuna kıyasla sayısal olarak üstün olsa da, İsrail’in niteliksel avantajı (özellikle hava gücü ve siber savaş kapasitesi) belirleyici bir faktör.
Türkiye’nin askeri perspektiften bu çatışmaya yaklaşımı, bölgesel istikrar ve kendi güvenliği açısından kritik. Türkiye, İran’ın zayıflamasını fırsat olarak görebilir; ancak İsrail’in bölgedeki agresif yayılmacılığı, özellikle Suriye ve Irak’taki varlığını artırması, Ankara için yeni bir tehdit oluşturabilir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’deki varlığı ve PKK/YPG’ye karşı devam eden operasyonları, İran’ın bölgedeki vekil güçlerinin zayıflamasıyla daha etkili hale gelebilir. Ancak, İran’ın misilleme kapasitesinin sınırlı olması, Türkiye’nin enerji güvenliği açısından riskler barındırıyor; zira çatışmaların uzaması, Hazar ve Körfez’deki enerji arzını etkileyebilir.
İran-İsrail gerginliği, Ortadoğu’daki güç dengelerini yeniden şekillendiren bir dizi olayın son halkası. 7 Ekim 2023’ten bu yana Hamas-İsrail çatışması, İsrail’in Lübnan, Suriye ve Yemen’e yönelik saldırıları ve nihayetinde İran’a yönelik doğrudan operasyonları, bölgesel bir savaş riskini artırıyor. İsrail’in ABD’nin koşulsuz desteğiyle hareket etmesi, uluslararası sistemin çifte standartlarını bir kez daha gözler önüne seriyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın “İran nükleer anlaşmayı kabul etmezse daha acımasız saldırılar olacak” açıklaması, Washington’un İsrail’in eylemlerine yeşil ışık yaktığını gösteriyor. Bu durum, İran’ın yalnızlaşmasını derinleştirirken, Tahran’ın Rusya ve Çin ile ilişkilerini güçlendirme çabalarını hızlandırabilir.
Türkiye’nin dış politikası, bu çatışmada dengeleyici bir rol oynama potansiyeline sahip. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail’in saldırılarını “dünyayı felakete sürükleme gayreti” olarak nitelendirmesi, Türkiye’nin Filistin davasına verdiği desteği ve İsrail’in yayılmacı politikalarına yönelik eleştirel tutumunu yansıtıyor. Türkiye, İran ile rekabet halinde olsa da, Tahran’ın tamamen çökmesi yerine kontrollü bir zayıflamasını tercih edebilir; zira İran’ın bölgedeki mezhepsel etkisi, Türkiye’nin Sünni dünyasındaki liderlik iddiasını dengeleyen bir unsur olarak işlev görüyor. Öte yandan, Suriye’de Baas rejiminin 2024 sonunda devrilmesi ve İran ile Rusya’nın bu ülkeden çekilmesi, Türkiye’nin Şam’daki yeni yönetimle ilişkilerini güçlendirme fırsatını doğurdu. Bu, Türkiye’nin Ortadoğu’daki nüfuzunu artırma yolunda önemli bir adım.
Küresel düzeyde, çatışmanın ekonomik yansımaları dikkat çekiyor. Saldırıların ardından ham petrol fiyatlarında %10’luk bir artış yaşandı, bu da küresel enerji piyasalarında dalgalanmalara yol açabilir. Türkiye, enerji ithalatına bağımlı bir ülke olarak, bu durumdan olumsuz etkilenebilir. Ayrıca, Türk Hava Yolları’nın İran, Irak, Suriye ve Ürdün’e seferlerini iptal etmesi, bölgedeki lojistik ve ticari hareketliliği sekteye uğratıyor.
İran-İsrail gerginliğinin toplumsal yansımaları, hem bölgesel hem de küresel ölçekte derin etkiler yaratıyor. İran toplumunda, Devrim Muhafızları’nın kayıpları ve nükleer tesislere yönelik saldırılar, rejime olan güveni sarsabilir. İran’ın 89 milyonluk nüfusu, ekonomik yaptırımlar ve iç siyasi baskılar nedeniyle zaten kırılgan bir sosyo-ekonomik yapıda. Saldırıların Tahran gibi büyük şehirlerdeki sivilleri etkilemesi, rejim karşıtı protestoları yeniden alevlendirebilir. Ancak, dış tehdit algısı, İran toplumunda bir “birlik” refleksi de yaratabilir; bu, rejimin propaganda araçlarıyla güçlendirilirse, kısa vadede iç muhalefeti bastırabilir.
İsrail’de ise olağanüstü hal ilanı ve elçiliklerin geçici olarak kapatılması, toplumda güvenlik kaygılarını artırıyor. İsrail’in 10 milyonluk nüfusu, sürekli bir “varoluşsal tehdit” algısıyla yaşıyor; bu, İsrail’in agresif savunma stratejisini toplumsal düzeyde meşrulaştırıyor. Ancak, uluslararası kamuoyunda İsrail’in Gazze, Lübnan ve İran’daki eylemleri giderek daha fazla eleştiriliyor. 2024’te Batılı halkların İsrail’in politikalarına yönelik artan tepkileri, küresel çapta bir “yumuşak güç” kaybına işaret ediyor.
Türkiye’de ise bu gerginlik, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirebilir. Filistin davasına verilen güçlü destek, hükümetin dış politikasıyla uyumlu bir kamuoyu oluşturuyor; ancak ekonomik sorunlar ve mülteci meselesi gibi iç dinamikler, bu tür krizlerin toplumsal yansımalarını karmaşıklaştırıyor. Türk toplumunun İran’a yönelik algısı, mezhepsel farklılıklar ve tarihsel rekabet nedeniyle genelde temkinli; ancak İsrail karşıtlığı, geniş bir kesimde ortak bir payda oluşturuyor. Bu durum, Türkiye’nin bölgesel liderlik iddiasını güçlendirebilir, ancak aynı zamanda iç politikada popülist söylemlerin artmasına yol açabilir.
Genel Öngörülerim
Kısa Vadeli Senaryolar: Çatışmanın birkaç gün içinde yatışması muhtemel; zira İran’ın doğrudan büyük çaplı bir misilleme kapasitesi sınırlı. İsrail’in operasyonlarının devam etmesi durumunda, İran vekil güçleri (Hizbullah, Husiler) aracılığıyla asimetrik saldırılar düzenleyebilir. Türkiye, bu süreçte diplomatik girişimlerini artırarak, insani ateşkes ve bölgesel istikrar çağrılarını sürdürebilir.
Orta Vadeli Senaryolar: İran’ın nükleer programının ciddi şekilde hasar görmesi, Tahran’ın uluslararası müzakerelerde elini zayıflatabilir. Bu, İran’ın Çin ve Rusya ile daha sıkı bir ittifaka yönelmesine neden olabilir. Türkiye, Suriye ve Irak’taki nüfuzunu artırarak, İran’ın bölgesel etkisini dengelemeye çalışabilir. Ancak, İsrail’in Suriye’deki işgalini genişletmesi, Türkiye için yeni bir güvenlik sorunu yaratabilir.
Uzun Vadeli Senaryolar: Çatışmanın uzaması, Ortadoğu’da mezhepsel gerilimleri körükleyebilir ve küresel enerji krizini derinleştirebilir. Türkiye, bu süreçte Türk Devletleri Teşkilatı gibi platformları kullanarak bölgesel liderlik iddiasını güçlendirebilir. Ancak, ekonomik kırılganlıklar ve iç siyasi kutuplaşma, bu iddianın sürdürülebilirliğini zorlayabilir.
İran-İsrail gerginliği, Ortadoğu’nun jeopolitik fay hatlarında yeni bir kırılma yaratıyor. Askeri açıdan İsrail’in üstünlüğü, siyasal açıdan ABD’nin desteği ve sosyolojik açıdan her iki toplumdaki “tehdit algısı”, bu çatışmanın dinamiklerini şekillendiriyor. Türkiye, bu süreçte hem bölgesel istikrarı savunan bir aktör hem de kendi çıkarlarını koruyan bir güç olarak hareket etmeli. Diplomatik girişimler, enerji güvenliği ve toplumsal dayanışma, Türkiye’nin bu krizden en az hasarla çıkmasını sağlayacak anahtar unsurlar. Küresel sistemin kaotik yapısında, Türkiye’nin “birlikte güç” vizyonu, sadece Ortadoğu’da değil, Türk dünyasında da bir denge unsuru olabilir. Ancak, bu vizyonun başarısı, iç politikada sağduyulu bir uzlaşıya ve ekonomik istikrara bağlı.
Öngörülerine tamamen katılıyorum. Türkiye Cumhuriyeti olarak yapacağımız en akıllıca şey Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün yolunda gitmek ve onun da dediği gibi; Yurtta Sulh Cihanda Sulh 🇹🇷
YanıtlaSilZira, Ukrayna Rusya dan sonra böyle bir savaş ülkemiz için hiç iyi değil...
Her şey Büyük Ortadoğu projesi kapsamında ilerliyor. ABD ve İsrail'in, diğer ülkelerde başarıyı burada da göstermesi kolay değil, uzun sürecektir. BOP kapsamında, Türkiye'de İsrail'in açık yada gizli destekçisidir.
YanıtlaSil