Sivas'ın Yollarında
Notlarımdan :
2012 yazında araştırmacı bir üniversite öğrencisi olarak sırt çantamı omzuma atıp Anadolu'yu gezmeye karar verdiğimde Sivas’ı görmeden geçemezdim, bu şehrin sadece bir şehirden ibaret olmadığını, her ilçesinin kendi hikâyesini fısıldayan birer cevher olduğunu keşfettim. Sivas, tarihle doğanın, kültürle insanlığın buluştuğu, her köşesinde başka bir masal saklı bir diyar. Sivas’ın şehir merkezini ve ilçelerini tek tek gezerek, onların doğal güzelliklerini, tarihini, kültürünü, yemeklerini ve sıcakkanlı insanlarını, kendimce anlatacağım. Şehir Merkezi: Anadolu’nun Kalbi Sivas’ın şehir merkezi, 2012’de Kızılırmak’ın sakin akışıyla çevrelenmiş bir huzur vahası gibiydi. Irmağın kıyısında yürüyüş yaparken, suyun yansıttığı gökyüzü ve çevresindeki yeşil alanlar, şehirde bile doğanın nefesini hissettiriyordu. Paşabahçe Mesire Alanı, yaz sıcağında serin bir kaçış noktasıydı; çam ağaçlarının gölgesinde, kuş sesleri eşliğinde bir an durup Sivas’ın dinginliğini içime çektim. Sivas şehir merkezi, adeta bir açık hava müzesi. Çifte Minareli Medrese, 1271’den kalma Selçuklu zarafetinin bir simgesi. Taş işçiliğinin her bir detayı, sanki asırlık bir hikâyeyi fısıldıyor. 2012’de, medresenin avlusunda otururken, minarelerin gökyüzüne uzanan siluetinde tarihin ağırlığını hissettim. Hemen yanında, Şifaiye Medresesi’nin mavi çinili avlusu, bir zamanlar şifa dağıtan bu yapının ruhunu hâlâ koruduğunu hissettirdi. Buruciye Medresesi, ilmin ve bilginin kucaklandığı bir mabed gibiydi; taş duvarlarında yankılanan eski talebelerin seslerini duyar gibi oldum. Sivas Kalesi’nden şehre bakarken, Hititlerden Osmanlı’ya uzanan bir zaman yolculuğuna çıktım. Kongre Binası ise, 1919’da Mustafa Kemal Atatürk’ün Sivas Kongresi’ni topladığı yer olarak, Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı bir anıt. Sivas’ın şehir merkezi, türkülerin ve halk oyunlarının merkezi. 2012’de, bir akşamüstü Hükümet Meydanı’nda, yerel bir halk oyunu ekibinin gösterisine denk geldim. Halayların coşkusu, adeta Sivas’ın nabzını tutuyordu. Âşık Veysel’in türküleri, sokaklarda yankılanıyordu; bir kahvehanede, yaşlı bir amcanın “Sivas, türkünün de, yiğidin de harman olduğu yerdir” deyişi, bu kültürel zenginliği özetliyordu. Sivas’ın şehir merkezinde tattığım Sivas köftesi, odun ateşinde pişen ince bulgurlu bir lezzet şöleniydi, bir lokantada, köftenin yanında sunulan ev yapımı yoğurt ve tereyağlı katmer, damağımda iz bıraktı. Pehli, et ve nohutun muhteşem uyumuyla, soğuk bir akşamı ısıttı. Madımak yemeği, yabani otların nasıl bir sanat eserine dönüştüğünü gösterdi. Tatlı olarak, Sivas pestili ve cevizli sucuk, şehrin bereketini tatlı bir notayla taçlandırdı. Sivas’ın şehir merkezi insanı, Anadolu’nun misafirperver ruhunu yansıtıyor. Bir esnaf, “Misafir bizim baş tacımızdır” diyerek çay ikram ettiğinde, Sivas’ın yüreğinin ne kadar geniş olduğunu anladım. 2012’de, bir pazar yerinde teyzelerin sattığı el emeği kilimler ve yöresel ürünler, bu şehrin sıcaklığını ve samimiyetini hissettirdi. Divriği: Taşlara İşlenmiş Destan Divriği’ye giderken, yaz sıcağında, Kızılırmak’ın kıvrılarak aktığı vadiler gözlerimi kamaştırdı. Yeşilin her tonu, dağların eteklerinde bir halı gibi seriliydi. Fırat’ın kollarından biri olan Çaltı Çayı, Divriği’nin doğasına bir serenat gibi eşlik ediyordu. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, 1228’de Mengücekoğulları tarafından inşa edilmiş, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bir başyapıt. Taşlara nakış işlenmiş bu yapı, adeta bir destan. Caminin kapısındaki oymalar, gün batımında gölgelerle dans ediyor; geçmişten bugüne bir selam gönderiyor. Darüşşifa’nın huzurlu avlusunda, 13. yüzyılın şifa ruhunu hâlâ hissedebilirsiniz. Divriği, âşıkların ve ozanların diyarı, bir köy kahvesinde, yerel bir âşığın sazıyla söylediği türkü, ruhuma işledi. Divriği’nin insanları, tarihin ağırlığını taşıyan ama bir o kadar da içten bir misafirperverlikle sizi kucaklıyor. Divriği’de tattığım hingel, incecik hamurun içine gizlenmiş et ve baharatla, damakta bir lezzet şöleni. Yanında ev yapımı ayran ve tereyağlı katmer, bu ilçenin sofrasını unutulmaz kıldı. Divriği insanı, sanki tarihle doğanın birleşiminden doğmuş. Bir teyzenin, “Evladım, bu taşlar bizim hikâyemiz, iyi bak” deyişi, hâlâ kulağımda. Kangal: Asaletin ve Şifanın Vatanı Kangal’ın Balıklı Kaplıca’sı, doğanın mucizevi bir hediyesi, termal suların içinde doktor balıkların dansını izlerken, sadece bedenim değil, ruhum da dinlendi. Kangal’ın bozkır manzarası, sade ama etkileyici; ufka bakarken sonsuzluğu hissediyorsunuz. Kangal, tarihiyle değil, daha çok doğası ve kültürüyle öne çıkıyor. Ancak, ilçede bulunan eski konaklar ve taş evler, Osmanlı döneminden kalma bir zarafeti yansıtıyor. Kangal denince akla ilk gelen, o asil Kangal köpekleri. Bir çobanın, köpeğinin sadakatini anlatırken gözlerindeki gururu unutamıyorum. Kangal’ın türküleri, bozkırın yalnızlığını ve yiğitliğini anlatıyor. Kangal’da yediğim sırın, sacda pişirilmiş ince yufkaların arasında eriyen tereyağıyla bir başyapıt. Ayrıca, kelle paça çorbası, soğuk bir sabahı ısıtan bir lezzet. Kangal insanı, sert mizaçlı ama yüreği yumuşacık. Bir amcanın, “Bizim köpeklerimiz gibi sadık dost bulamazsın” diyerek çay ikram etmesi, hâlâ içimi ısıtır. Gürün: Turkuazın ve Bereketin Diyarı Gürün’ün Gökpınar Gölü, beni büyüleyen bir doğa harikası. Turkuazın en berrak tonu, gölün yüzeyinde bir ayna gibi parlıyor. Gölün kenarında oturup, sadece kuşların şarkısını dinleyerek saatler geçirdim. Şuğul Vadisi ise, trekking severler için bir cennet. Gürün’ün tarihi, Hititlerden Osmanlı’ya uzanıyor. Gürün Kalesi’nin kalıntıları, geçmişin izlerini taşıyor. Eski taş evler, ilçenin sokaklarında bir zaman yolculuğu sunuyor. Gürün, halı dokumacılığıyla ünlü. Bir atölyede, teyzelerin tezgâhlarda dokuduğu renkli desenler, adeta bir sanat eseriydi. Gürün’ün türküleri, doğanın ritmiyle uyumlu. Gürün’ün pekmez helvası, tatlı bir rüya gibi. Ayrıca, Gürün köftesi, baharatların dans ettiği bir lezzet. Yanında taze yayık ayranı, bu sofrayı unutulmaz kıldı. Gürünlüler, doğanın bereketini yüreklerinde taşıyor. Bir esnafın, “Gökpınar’ı gördün mü, cenneti gördün demektir” sözü, ilçenin ruhunu özetliyor. Şarkışla: Âşık Veysel’in Memleketi Şarkışla’nın bozkırları, sade ama etkileyici. Kızılırmak’ın kolları, ilçeye hayat veriyor. 2012’de, bir tepeden Şarkışla’ya bakarken, doğanın sadeliğinde bir huzur buldum. Şarkışla, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden kalma izlerle dolu. İlçedeki tarihi camiler, özellikle Taş Camii, sade ama etkileyici mimarisiyle dikkat çekiyor. Osmanlı döneminden kalma konaklar ve köprüler, Şarkışla’nın geçmişine zarif bir dokunuş katıyor. Ayrıca, Âşık Veysel’in doğduğu Sivrialan Köyü, ilçenin kültürel tarihine derin bir anlam katıyor; burası, bir ozanın ruhunun doğduğu yer. Âşık Veysel’in memleketi Şarkışla, türkülerin ve ozanlığın merkezi, bir köy düğününde, saz çalan bir genci dinlerken, Veysel’in “Dost dost diye naber” türküsünü duydum; ruhum titredi. Şarkışla’nın köylerinde, âşıklık geleneği hâlâ yaşıyor. Şarkışla’da yediğim madımak yemeği, yabani otların nasıl bir lezzete dönüştüğünü gösterdi. Yanında sac katmeri ve ev yoğurdu, tam bir Anadolu sofrası. Şarkışla insanı, türkü gibi içten. Bir dedenin, “Bizim türkülerimiz toprağın sesidir” deyişi, Şarkışla’nın ruhunu anlatıyor. Yıldızeli: Bozkırın Huzurlu Kucağı Yıldızeli’nin geniş bozkırları,burayı at sırtında gezdiğimde özgürlüğün ta kendisi gibiydi. Tödürge Gölü, kuş sesleriyle dolu bir huzur vahası. Yıldızeli’nin tarihi, Osmanlı ve Selçuklu izleriyle dolu. Eski hanlar ve köprüler, ilçenin geçmişini fısıldıyor. Yıldızeli, tarım ve hayvancılığın merkezi. Bir pazar yerinde, köylülerin kendi elleriyle yaptığı peynir ve bal tezgâhları, ilçenin bereketini yansıtıyor. Yıldızeli’deki pehlivan çorbası, nohut ve etin muhteşem uyumu. Ayrıca, yufka ekmeği ve tereyağlı pestil, sade ama unutulmaz lezzetler. Yıldızeli insanı, toprağa bağlı, içten ve çalışkan. Bir çiftçinin, “Bu topraklar bize hayat verir” deyişi, hâlâ aklımda. Zara: Türkülerin ve Doğanın Buluşması Zara’nın dağları ve yaylaları beni kendine hayran bıraktı. Sızır Şelalesi, serin bir yaz gününde bir doğa mucizesi gibiydi. Zara’nın tarihi camileri ve köprüleri, Selçuklu ve Osmanlı izlerini taşıyor. Eski konaklar, ilçenin tarihine zarif bir dokunuş katıyor. Zara, âşıklık geleneğinin güçlü olduğu bir yer. Bir akşam, yerel bir âşığın sazı eşliğinde türkü dinledim; sanki zaman durmuştu. Zara’nın etli ekmek lezzeti, baharatlı eti ve ince hamuruyla damak çatlatıyor. Yanında cevizli sucuk, tatlı bir final sunuyor. Zara insanı, misafirperver ve candan. Bir teyzenin, “Bizim evde misafir eksik olmaz” diyerek beni sofrasına davet etmesi, Zara’nın sıcaklığını özetliyor. Sivas’ın Diğer İncileri : Sivas’ın diğer ilçeleri de kendi hikâyeleriyle parlıyor. Hafik’in gölleri, Suşehri’nin çay kenarı köyleri, Ulaş’ın pastoral manzaraları, Gemerek’in meyve bahçeleri… Her biri, Sivas’ın büyülü mozaiğinin bir parçası, bu ilçelerde geçirdiğim her an, Anadolu’nun ruhunu derinden hissettirdi. Son Söz ; Sivas’ın şehir merkezi ve ilçeleri, birer inci tanesi gibi. Şehir merkezinin Çifte Minareli Medrese’si, Kızılırmak’ın sakin akışı, Divriği’nin taş destanları, Kangal’ın asil köpekleri, Gürün’ün turkuaz gölü, Şarkışla’nın türküleri, Yıldızeli’nin bozkırları, Zara’nın şelaleleri… Sivas, sadece bir şehir değil; her köşesiyle okuyabilen için bir masal kitabı; Sivas’a yolunuz düşerse, bu şehir merkezinde ve ilçelerde bir an durun ve onların hikayelerini dinleyin. Çünkü Sivas, Anadolu’nun büyülü bir kalbi.
Bende ülkemizin güzel yerlerini bir çok gez iş ya da tatil için gezme fırsatı buldum ama Sivas'a gidemedim bu yazıdan sonra mutlaka Sivas'a gitmeliyim zira neler kaçırmışım meğer. Anlatım, örnekleri işleyişin müthiş umarım bu yazılanlarını en kısa zamanda bir kitap haline getirirsin...
YanıtlaSil