Türkiye’de Kadın Olmak: Bir Kadından Kadınlar Üzerine

Türkiye’de kadın olmak, bir bahçede hem çiçek hem de diken olmaktır; hem güzelliğiyle hayranlık uyandırmak, hem de her adımda batan dikenlerle mücadele etmektir. Uzman bir sosyolog olarak, bu topraklarda kadınların yaşadığı zorlukları, toplumun onlara yüklediği baskıları ve erkeklerin çoğu zaman fark etmediği gerçekleri, bir kadın olarak yüreğimle, aklımla ve gözlemlerimle anlatmak istiyorum. Bu yazı, istatistiklerin soğuk rakamlarının ötesine geçerek, bir kadının iç dünyasında yankılanan duyguları, mücadeleleri ve umutları dile getirecek.

Türkiye’de kadınlar, doğdukları andan itibaren toplumun onlara biçtiği rollerle tanışır. “Kız gibi” davran, “hanımefendi ol,” “ağır ol, molla desinler.” Bu sözler, masum görünse de, bir kadının hareket alanını daraltan, onu belirli bir kalıba sıkıştıran zincirlerdir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2023 verilerine göre, kadınların iş gücüne katılım oranı %35,1 iken, erkeklerde bu oran %70,3’tür. Bu rakamlar, kadınların yalnızca ekonomik alanda değil, sosyal hayatta da geri planda tutulduğunu gösteriyor. Ev işleri, çocuk bakımı, yaşlı bakımı gibi “görünmeyen emek” yükü, kadınların omuzlarına yükleniyor. Erkekler bu yükü çoğu zaman fark etmiyor; çünkü bu, onların dünyasında “kadının görevi” olarak normalleştirilmiş.

Bir kadın, sabah erkenden kalkıp çocuklarını okula hazırlar, kahvaltı hazırlar, evi toplar, belki bir işe gider, akşam yemek yapar, çocuklarla ilgilenir ve tüm bunları yaparken gülümsemesi beklenir. Bu döngü, bir kadının kendi hayallerine, kendi benliğine ayıracak zamanını çalar. Erkekler, bu yükün ağırlığını nadiren sorgular; çünkü toplum, onlara bu yükü taşımayı öğretmemiştir.

Türkiye’de kadın olmanın en ağır yüklerinden biri, şiddetin gölgesinde yaşamaktır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2024 raporuna göre, yalnızca bu yıl içinde 300’den fazla kadın erkek şiddeti sonucu hayatını kaybetti. Bu rakamlar, sadece görünen yüzü. Psikolojik şiddet, mobbing, taciz gibi görünmez yaralar ise istatistiklere yansımıyor. Bir kadın, sokakta yürürken omzuna çarpan bir bakışla, iş yerinde “sen kadınsın, bu işi yapamazsın” sözleriyle, evde “yemeğin tuzu fazla” eleştirisiyle karşı karşıya kalır. Bu, bir kadının ruhunda biriken, sessiz ama derin izler bırakır.

Erkeklerin fark etmediği şey, kadınların her gün bu tehditlerle baş etmek için geliştirdiği savunma mekanizmalarıdır. Anahtarını elinde hazır tutarak eve yürümek, gece dışarı çıkarken iki kez düşünmek, bir taksiye binerken plaka numarasını bir yakınına göndermek… Bunlar, bir kadının günlük hayatında sıradanlaşmış korkulardır. Erkekler, bu korkuyu yaşamadıkları için, bir kadının neden “abarttığını” düşünebilir. Oysa bu, bir kadının hayatta kalma stratejisidir.

Türkiye’de kadınlar, hem geleneksel hem de modern beklentilerin arasında sıkışıp kalır. Bir yandan “namuslu, iffetli, fedakâr” bir eş, anne, kız evlat olmaları beklenir; diğer yandan modern dünyada kariyer yapmaları, “güçlü” olmaları istenir. Ancak bu iki dünya arasında bir denge kurmak, çoğu zaman imkânsızdır. Bir kadın, kariyerinde yükseldiğinde “erkeksi” bulunur, evde yemek yapmayı reddettiğinde “yetersiz” sayılır. Bu çifte standart, kadını sürekli bir yargılama sarmalına iter.

Erkekler, bu çifte standardın ağırlığını nadiren fark eder. Bir erkek, gece geç saatte eve döndüğünde kimse ona “Neredeydin?” diye sormaz; ama bir kadın aynı şeyi yaptığında, sorgulanır, suçlanır. Bir erkek, duygularını açıkça ifade etmediğinde “cool” bulunur; bir kadın duygusal olduğunda “zayıf” addedilir. Bu çelişkiler, kadınların kendilerini sürekli kanıtlama ihtiyacı hissetmesine neden olur. Oysa bir kadın, ne sadece bir anne, ne sadece bir eş, ne de sadece bir çalışandır; o, bir insandır.

Erkeklerin çoğu zaman fark etmediği bir başka gerçek, kadınların sessiz mücadelesidir. Bir kadın, toplumun ona dayattığı “mükemmel” olma baskısıyla mücadele ederken, kendi iç dünyasında da bir savaş verir. “Yeterince iyi miyim?” sorusu, birçok kadının zihninde yankılanır. Bu, sadece dış dünyanın değil, içselleştirilmiş baskıların da bir yansımasıdır. Kadınlar, hem kendileriyle hem de toplumla uzlaşmaya çalışırken, çoğu zaman yalnızdırlar.

Bir kadın, bir toplantıda sözünü kesen bir erkek meslektaşına gülümsemek zorunda kalır, çünkü “agresif” bulunmak istemez. Bir kadın, ailesinin “evde kalma” baskısına rağmen kendi yolunu çizmek için direnir, ama bu direnişin bedeli yalnızlıktır. Erkekler, bu mücadelelerin çoğunu görmez; çünkü bu, onların dünyasında bir sorun değildir.

Tüm bu zorluklara rağmen, Türkiye’de kadınlar umudu diri tutuyor. Kadın hareketleri, dayanışma ağları ve bireysel mücadeleler, değişimin tohumlarını ekiyor. 2023’te İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaları sırasında kadınların sokaklarda bir araya gelmesi, bu dayanışmanın gücünü gösterdi. Kadınlar, artık sessiz kalmıyor; seslerini yükseltiyor, haklarını talep ediyor.

Erkeklerin bu mücadelede fark etmesi gereken, kadınların eşitlik talebinin bir “lütuf” değil, bir hak olduğudur. Kadınların yükünü hafifletmek için, erkeklerin önce bu yükü görmesi gerekir. Bir erkek, eşine “Bugün ev işlerini ben yapayım” dediğinde, bu küçük bir jest değil, bir eşitlik adımıdır. Bir erkek, bir kadının sözünü kesmek yerine dinlediğinde, bu bir nezaket değil, bir saygı göstergesidir.

Türkiye’de kadın olmak, bir yandan zincirlerle mücadele etmek, bir yandan da o zincirleri kırmaya çalışmaktır. Bu, bazen bir sokakta özgürce yürüyebilmek, bazen bir hayali gerçekleştirebilmek, bazen de sadece “kendin olabilmek” için verilen bir savaştır. Erkeklerin göremediği, bu savaşın her kadının yüreğinde bıraktığı izlerdir. Ama unutulmasın ki, her kadın, bu izlerle bile, kendi hikâyesini yazmaya devam eder. Ve bu hikâye, bir gün, özgürlüğün, eşitliğin ve adaletin hikâyesi olacaktır.

Bu yazı, bir sosyolog olarak gözlemlerime, bir kadın olarak deneyimlerime ve bir insan olarak yüreğime dayanıyor. Türkiye’de kadınların mücadelesi, sadece kadınların değil, tüm toplumun mücadelesidir. Çünkü bir toplum, ancak kadınları özgür olduğunda gerçekten özgür olabilir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine