Adı Mert

 Saat sabahın 03:12’si. İstanbul, derin bir uykuda, ama Mert uyanık. Küçük, havasız odasında, yatağın kenarında oturuyor. Tek bir lamba, titrek bir ışıkla odayı aydınlatıyor, ama o ışık, Mert’in içindeki karanlığı delip geçemiyor. Duvarda, üniversiteden kalma solmuş bir Bob Dylan posteri. Masada, yarım bırakılmış bir kahve fincanı, sigara izmaritleriyle dolu bir kül tablası ve bir defter, sayfaları umutla doluyken terk edilmiş. Hava, ağır, nemli, sanki nefes almayı reddediyor. Sen, okuyucum, o an onunla o odadasın. O karanlığın kokusunu alıyorsun, değil mi? O boğucu, yapışkan ağırlığı. Mert, 24 yaşında, ama ruhu, sanki yüzyıllık bir yorgunluk taşıyor. İşsiz, yalnız, sevgisiz. Ve her şey, bir uçurumun kenarında.

Bir zamanlar hayalleri vardı. Sosyoloji öğrencisiyken, dünyayı anlamak, belki değiştirmek istiyordu. Kütüphanede geç saatlere kadar tartışmalar, kahve kokusu, kaleminin kâğıtta bıraktığı o umutlu çizikler… Ama şimdi? Bir yıldır işsiz. Gönderdiği yüzlerce özgeçmiş, ya bir ret mailiyle ya da sessizlikle geri döndü. “Deneyiminiz yetersiz.” “Pozisyon doldu.” O cümleler, artık beyninde bir mantra gibi. Her biri, bir iğne gibi batıyor, kanatıyor, ama yara görünmüyor. Sen, o an onunla birlikte o mailleri okuyorsun, değil mi? Her bir ret, senin de göğsüne bir yumruk gibi iniyor. O umutsuzluğu, o eksikliği hissediyorsun. Mert, sonunda yataktan kalkıyor. Aynaya bakıyor, ama yansıması, bir yabancı. Gözlerinin altındaki mor halkalar, uykusuz gecelerin izleri. Saçları dağınık, tıraşı unutalı haftalar olmuş. “Bu ben miyim?” diye fısıldıyor, ama sesi, odanın boşluğunda kayboluyor. Sen de yaşadın mı, okuyucu? Aynaya bakıp, “Nerede kayboldum?” dediğin o anları? Mert, o an kaybolduğunu biliyor. Ve o bilgi, bir bıçak gibi kesiyor. Telefonu titriyor. Bildirim ışığı, karanlıkta yanıp sönüyor. Eski arkadaşı Can’dan bir Instagram hikayesi. Bir plazanın camları önünde, takım elbiseli, gülümseyen bir Can. Altında: “Yeni iş, yeni hayat!” Mert’in midesi bulanıyor. Can, bir zamanlar gece yarılarına kadar Kadıköy’ün barlarında bira içip dünyayı kurtardıkları arkadaşı. O zamanlar, ikisi de hayalleri olan çocuklardı. Ama şimdi? Can yükseliyor, Mert ise bu karanlık odada çürüyor. Diğer arkadaşları da aynı. Elif, yurtdışında master yapıyor, LinkedIn’de başarı hikayeleri paylaşıyor. Kerem, startup’ıyla dergilere kapak oluyor. Hepsi, Mert’i geride bırakmış. Ve sen, o an onunla birlikte o hikayeyi görüyorsun. O kıskançlığın, o “neden ben değil?” sorusunun yakıcılığını hissediyorsun, değil mi? Ama en çok, Ayşe. Mert’in kalbine kazınmış bir isim. Üniversitede, kütüphanede tanışmışlardı. Ayşe’nin gülüşü, Mert’in dünyasını bir an için renkli kılmıştı. Ona âşıktı, ama hiçbir zaman söyleyemedi. Bir gece, cesaretini toplayıp mesaj atmıştı: “Bir kahve içelim mi?” Ayşe’nin cevabı, kibar ama soğuktu: “Mert, seni arkadaş olarak görüyorum. Öyle kalsın, lütfen.” O cümle, Mert’in içindeki son umut kırıntısını da ezdi. Şimdi, Ayşe’nin Instagram’ında başka bir adamın kollarında gülümsediğini görüyor. Her fotoğraf, bir hançer. Her gülüş, Mert’in göğsüne saplanıyor. Sen de yaşadın mı, okuyucu? Birini sevip, onun seni görmediği o anları? O reddedilişin, o sevgisizliğin ağırlığını? Günler, birbirinin kopyası. Mert, sabahları zorla kalkıyor. Annesi, karşı dairede, her sabah aynı soruyu soruyor: “Oğlum, iş buldun mu?” Sesinde öfke yok, sadece derin bir endişe. Babası, televizyonun karşısında suskun. Ama Mert, onun omuzlarındaki hayal kırıklığını görüyor. “Ben ne yaptım ki?” diye düşünüyor. “Neden böyle oldum?” Cevap yok. Kahvaltı, bir dilim bayat ekmek, bir bardak demli ama tatsız çay. Sonra, Kadıköy’ün sokaklarına çıkıyor, ama bu, sadece bir kaçış. Sokaklar, hayatla dolu. Simitçiler bağırıyor, martılar Boğaz’da süzülüyor, gençler kahkahalarla kafelerde oturuyor. Ama Mert, bir hayalet. İnsanlar, yanından geçip gidiyor. Kimse ona bakmıyor. Sanki görünmez. Bir banka oturuyor, elinde buruşmuş bir sigara paketi. Karşısında, bir sokak çalgıcısı keman çalıyor. Hüzünlü bir melodi, Mert’in içindeki boşluğu daha da derinleştiriyor. Çalgıcıya bakıyor; adamın elleri nasırlı, ama gözlerinde bir ateş var. Mert’in gözleri ise boş. “Ben neyi yanlış yaptım?” diye soruyor kendine. Bir zamanlar Tanrı’ya inanıyordu. Cuma namazlarında camiye gider, içindeki huzuru arardı. Ama şimdi? Şimdi Tanrı, bir soru işareti. “Eğer varsan, neden ben buradayım? Neden bu çukurdayım?” diye fısıldıyor, ama gökyüzü sessiz. Sen de sordun mu, okuyucu? Hayatın adaletsizliğine bakıp, inancını sorguladığın o anları? O yalnızlığı, o boşluğu? Akşam oluyor. Mert, eve dönüyor. Annesi, sofrada çorba koyuyor, ama tek kelime etmiyor. Mert, onun gözlerindeki korkuyu görüyor. “Oğlum niye böyle oldu?” der gibi bakıyor. Babası, televizyona kilitlenmiş, ama Mert, onun sessizliğinin bir yargı olduğunu biliyor. Kendi başarısızlığı, ailesini de bir zincir gibi bağlıyor. Odasına kapanıyor. Telefonuna bir mesaj düşüyor. Ayşe’den. Kalbi bir an hızlanıyor, ama mesaj bir grup sohbeti: “Cumartesi buluşuyoruz, gelir misiniz?” Mert, o mesajı okuyamıyor bile. Çünkü o buluşmada, Can’ın yeni işini, Elif’in yurtdışı maceralarını, Kerem’in başarılarını dinlemek zorunda kalacak. Ve Ayşe, o gülüşüyle, başka bir adamın yanında parlayacak. Mert’in ise anlatacak hiçbir şeyi yok. Sadece bir boşluk. Sen de yaşadın mı, okuyucu? Birilerinin başarılarını izlerken, kendi eksikliğini, kendi başarısızlığını yüzüne vuran o anları? Odasında, karanlıkta, defterini açıyor. Bir şeyler yazmak istiyor, ama kalemi titriyor. “Ben kimim?” yazıyor, sonra kalemi fırlatıyor. Gözyaşları, yanağından süzülüyor. O an, her şey çöküyor. İşsizlik, yalnızlık, sevgisizlik, umutsuzluk. Hepsi, bir tsunami gibi üstüne geliyor. Mert, yatağa çöküyor, elleriyle yüzünü kapatıyor. “Niye yaşıyorum?” diye fısıldıyor. Ses, odanın duvarlarında yankılanıyor, ama kimse duymuyor. Ve sen, okuyucu, o an onunla birlikte o karanlığın içindesin. O gözyaşlarını hissediyorsun. O çaresizliği, o “artık yeter” duygusunu. Sanki senin de göğsün sıkışıyor, değil mi? Çünkü bu, sadece Mert’in hikâyesi değil. Bu, hepimizin bir an düştüğü o dipsiz kuyu. Ama sonra, bir şey oluyor. Mert, pencereyi açıyor. Soğuk, nemli hava yüzüne çarpıyor. Dışarıda, bir sokak lambasının altında, iki çocuk top oynuyor. Kahkahaları, geceyi deliyor. Bir kedi, sokağın köşesinde, çöp tenekesinin yanında miyavlıyor. Mert, bir an duruyor. O kahkahalar, o miyavlama, içinde bir şeyi uyandırıyor. Küçük, kırılgan, ama gerçek bir şey. Mutfağa gidiyor, bir parça ekmek alıyor, kediye götürüyor. Kedi, ona bakıyor, minnetle miyavlıyor. O an, Mert’in göğsündeki ağırlık, bir saniyeliğine hafifliyor. Geri dönüyor, defterini açıyor. Titreyen elleriyle yazıyor: “Belki bir gün. Belki.” O cümle, bir umut değil. Ama bir nefes. Bir anlık direnç. Mert, o gece uyumuyor. Ama o “belki,” onun kalbinin hâlâ attığını hatırlatıyor. Ve sen, o an onunla birlikte o cümleyi yazıyorsun. O minik kıvılcımı hissediyorsun. Çünkü hayat, bazen en karanlık anlarda, bir çocuğun kahkahasında, bir kedinin miyavlamasında, bir rüzgârın serinliğinde saklı. Ve bu, sadece Mert’in hikâyesi değil. Bu, hepimizin, o dipsiz kuyudan çıkmaya çalıştığı o mücadele.

Yorumlar

  1. Günümüzde bilhassa gençlerin yaşadığı sorunları ve içinde bulundukları durumu o kadar güzel anlatmışsın ki sonu maalesef her zaman umutla bitmiyor. Meltem en başından beri sana söylüyorum tanrı vergisi bir yeteneğin var umarım herşey istediğin gibi olur tek isteğim bu 🙏🧿🍀

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine