Benim Hikâyem

Ben, annesi Yunan, babası Türk, Atina’nın Ege’ye uzanan masmavi gökyüzü altında, dalgaların ninnisiyle gözlerimi dünyaya açmış bir kadınım. Hikâyem, denizin tuzlu kokusunun zeytin ağaçlarının fısıltısına karıştığı o kadim şehirde başladı. Ama ruhum, çocukluğumun geçtiği İzmir Karşıyaka’nın dar, zeytin kokulu sokaklarında, martı çığlıklarının komşuların sıcak sohbetleriyle dans ettiği o büyülü dünyada şekillendi. Babam, denizin efendisi, dalgalarla konuşan bir kaptandı; gemileri ufka yelken açarken, gözlerinde hep bir fırtına saklıydı. Annem ise bir öğretmen, kalplere tohum eken bir bahçıvan; her öğrencisine, bilgiden örülmüş kanatlar takardı. Onların aşkı, Ege’nin iki yakasını birleştiren bir köprüydü, ta ki ben 13 yaşındayken fırtınalar o köprüyü sarsana dek. Ayrılık, dünyamı ikiye böldü; ben babamın limanında, dalgaların gölgesinde kalmayı seçtim.

Karşıyaka, benim masalımın ilk sahnesiydi. Sokaklarda top oynayan çocukların kahkahaları, akşamüstü balkonlarda demlenen çayların buharı, pazar yerindeki taze naber kokusu… Her biri, ruhuma işlenen bir nakıştı. Babam, gemiden döndüğünde, cebinde uzak diyarların hikâyeleriyle gelirdi. “Deniz,” derdi, “insana hem özgürlüğü hem sabrı öğretir.” O sözler, çocuk kalbime bir pusula oldu. Annemin mektupları ise Atina’dan taşırdı kokusunu; her satırda, mitolojinin kahramanları, filozofların sesleri yankılanırdı. O mektuplar, beni kitaplara, bilgiye âşık etti. Eğitim, benim sığınağım, kale duvarlarım oldu. Karşıyaka’nın taş döşeli yollarında koşarken, bir gün o sokaklardan çıkıp dünyayı değiştireceğime yemin ettim.

Liseyi bitirdiğimde, sosyolojiyle tanıştım. İnsanlığın hikâyesini, sevinçlerini, yaralarını anlamak, benim için bir çağlayana dönüştü. Üniversite koridorlarında, gece yarılarına kadar kitapların arasında kayboldum. Her sayfa, bir kapıydı; her fikir, bir yıldız. Doktora ünvanımı aldığım gün, babamın gemilerinden daha büyük bir okyanusa yelken açtığımı hissettim. Yunanistan’da akademisyen oldum, sınıflarda öğrencilerime umut ektim. Ama ne yazık ki, Türkiye'ye döndüğümde memleketimin topraklarında eğitim, çoğu zaman bir inci gibi değerini bulamadı. Sistem, hayallerimi zincirlemeye çalıştı; bürokrasinin soğuk koridorları, idealizmin ateşini söndürmek için durmaksızın üfledi. Yine de pes etmedim. Ben, Ege’nin asi dalgalarından doğmuş bir kadındım; fırtınalar, beni sadece daha güçlü kılardı.

Bir gün, içimdeki ses, köklerime dönmemi fısıldadı. Yunanistan’a, annemin memleketine gittim. Atina’nın taşlarında, dedemin anlattığı masalları duydum; her köşede, Homeros’un dizeleri, Sokrates’in soruları yankılanıyordu. Orada, özel öğretmenlik yapmaya başladım. Latince ve Antik Yunanca dersleri verdim; her kelime, tarihin tozlu sayfalarından çağırdığım bir büyüydü. Öğrencilerimle, mitolojinin kahramanlarını canlandırdık; Odysseus’un yolculuklarını, Medea’nın tutkusunu, Antigone’nin isyanını yeniden yaşadık. Derslerim, sadece dil öğretmekle sınırlı değildi; her bir harf, insanlığın ortak hafızasına dokunan bir köprüydü. Atina’da, annemin gençliğini, onun gülüşünü buldum. Zeytin dallarının gölgesinde, Ege’nin maviliğine bakarken, iki kültürün kesişiminde doğmuş olmanın ne büyük bir hazine olduğunu anladım.

Ama hikâyem, orada durmadı. Kader, beni yeni bir ufka çağırdı: Amerika, Phoenix. Çöldeki bu şehir, Ege’nin serin dalgalarından öyle uzak ki… Yine de, yüreğimde Karşıyaka’nın martılarını, Atina’nın zeytinlerini taşıyorum. Eylül’de, ayrıcalıklı bir üniversitede akademisyen olarak başlayacağım. Sosyoloji, burada da benim kılıcım olacak. Adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı kalemimle, bilgimle savaşacağım. Sınıfta öğrencilerime, sadece teoriler değil, dayanışmanın, mücadelenin ateşini öğreteceğim. Onlara, bir insanın köklerinden aldığı güçle dünyayı değiştirebileceğini anlatacağım.

Ben, iki denizin kızı, iki kültürün şarkısıyım. Karşıyaka’da öğrendiğim dayanışma, Atina’da bulduğum bilgelik, babamın denizlerinden taşıdığım cesaret ve annemin sınıflarından miras aldığım sevgiyle yoluma devam ediyorum. Hikâyem, bir masal gibi; ne başlangıcı belli, ne de sonu. Ama bildiğim bir şey var: Nerede olursam olayım, Ege’nin mavisi gözlerimde, zeytin kokusu burnumda, martı çığlıkları kulaklarımda olacak. Ve ben, bir mücadele insanı, bir hikâye anlatıcısı olarak, dünyayı daha adil bir yer yapmak için yazmaya, öğretmeye, savaşmaya devam edeceğim.

Yorumlar

  1. Seni sen yapan güzellikleri ne kadar da güzel anlatmışsın sana boşuna Ege'nin kızı demiyorum gerçekten adına yakışır; bilge,asi, hırçın ve bir o kadar da güzelsin. Çıktığın bu yolda sana mutluluklar ve şans diliyorum ama yine de başaracağına eminim çünkü sen Ege'nin kızısın 🧿🧚

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine