Bir Sosyalist Kadının İstanbul gezisi
Sabahın köründe, halamın Tuzla’daki evinde uyandım. Jetlag, sosyalist bir kadının İstanbul’un bu sanayi kokulu köşesine düşmesiyle birleşince, insanı devrim yapmadan önce bir bardak çay içmeye mecbur ediyor. Halam ve eniştem, misafirperverlikte sınır tanımıyor, orası kesin. Ama kahvaltı sofrasında “dolar fırladı, borsa coştu” muhabbeti başlayınca, çay bardağımı kalkan gibi tutup içimden “Emeğin değeri nerede, yoldaşlar?” diye haykırıyorum. Yüzümde kibar bir gülümseme tabii, çünkü halamın zeytinli poğaçası, herhangi bir manifestodan daha kutsal şu an.
“Poğaça sosyalizmi” diye bir şey varsa, ben o yoldayım. Eniştem, “Kızım, sen bu yurtdışı fikirlerle uçuyorsun, burası Türkiye, buranın düzeni başka!” diyor. Gülüyorum, çünkü dün akşam “Vergi adaleti naber?” diye veryansın eden de oydu. Sevgili eniştem, kapitalizmin çarklarında hem şikâyetçi hem ortak olmakta ustasın, aferin. Tuzla’dan merkeze gitmek için dolmuşa atlıyorum. İstanbul’un bu ucunda, fabrika dumanlarıyla deniz havası birbirine karışıyor. Dolmuşta, şoförün “Abla, sıkışın az!” diye bağırmasıyla kendimi bir anda emekçi dayanışmasının ortasında buluyorum. Omuz omuza, ama kimse halinden memnun değil. Yanımda bir teyze, “Bu ülkede ekmek aslanın ağzında!” diye veryansın ediyor. İçimden, “Teyzecim, aslan o ekmeği yutalı çok oldu,” diyorum ama susuyorum. Sosyalist ruhum, bu dolmuşta sıkışan insanların alın teriyle geçinen bir düzenin özlemini çekiyor. Türkiye’nin hali işte: herkes bir lokma ekmek için koşturuyor, ama o lokmayı kimin kaptığını sorgulamaya vakit yok. Ülkenin mevcut durumu, emekçinin sırtından yükselen gökdelenlerle, lüks yatlarla özetleniyor. Servet bir avuçta birikirken, çoğunluk dolmuşta sıkışıyor. Kadıköy’e varmak bir saatimi alıyor. Sokaklar, her zamanki kaos senfonisi. Simitçi bağırıyor, bir yanda zincir kahveciler “estetik” diye bağırıyor. Hani şu her köşe başında biten, baristasına asgari ücretle “gülümse” talimatı veren kahveciler. Sosyalist damarım kabarıyor: “Bu kahve 70 lira, ama baristanın emeği kaç kuruş?” Bir an kendimi turist sanıp “Ayy, ne tatlı ambiyans!” diye Instagram’a hikâye atıyorum. Kapitalizmin estetik tuzağına düşmek de böyle bir şey. Kadıköy’ün sokaklarında dolaşırken, insanların koşuşturması dikkatimi çekiyor. Gençler, yaşlılar, esnaf… Hepsi bir telaş içinde. Ama bu telaş, sanki sadece hayatta kalmak için. Sosyalizm penceresinden bakınca, bu insanlar birer “proletarya” değil mi? Alın teriyle geçinen, ama sistemin çarklarında öğütülen. Yine de Kadıköy’ün ruhunda bir umut var: sokak çalgıcıları, kitapçılar, küçük esnaf… Hepsi, bu kapitalist kaosta bir direniş gibi duruyor. Vapura atlayıp Taksim’e geçiyorum. Boğaz’ın güzelliği, bir anlığına her şeyi unutturuyor. Ama yalıların arasından süzülen ultra lüks yatlar, gerçek dünyaya geri döndürüyor. İçimdeki sosyalist, “Bu yatlar kimin, bu servet kimin?” diye soruyor. Türkiye’nin bugünkü hali tam da bu: bir yanda asgari ücretle geçinmeye çalışan milyonlar, diğer yanda Boğaz’da süzülen yatlar. Taksim’e varınca, meydanın o tanıdık kalabalığı karşılıyor beni. Gezi Parkı’na bakıyorum; bir zamanlar dayanışmanın, kolektif ruhun merkezi olan bu yer, şimdi sessiz. Ama o ruh hâlâ burada, hissediyorum. Taksim’in insanları, İstanbul’un her yerinden farklı. İşportacılar, turistler, aktivistler, beyaz yakalılar… Hepsi bir arada, ama sanki herkes kendi dünyasında. Sosyalizm penceresinden bakınca, bu kalabalıkta bir potansiyel görüyorum: birleşse, bu insanlar dünyayı değiştirebilir. Ama sistem, onları bölüyor; kimi geçim derdinde, kimi statü peşinde. İstiklal Caddesi’nde yürüyorum. Her köşede bir tüketim tapınağı: markalar, reklamlar, “satın al, mutlu ol” felsefesi. Bir sokak çalgıcısı “Bella Ciao” çalıyor, durup dinliyorum. Cebimdeki bozuk paraları kutusuna atıyorum, göz kırpıyorum. “İşte bu,” diyorum, “dayanışma budur!” Ama yanımda bir amca, “Bu ülkede devrim mi olur, herkes cebini düşünür!” diye mırıldanıyor. Haklısın amca, ama ben umudu cebime koyuyorum. Türkiye’nin hali, bu amcanın sözlerinde saklı: insanlar yorgun, insanlar bölünmüş. Ama aynı zamanda, o sokak çalgıcısında, dolmuşta veryansın eden teyzede, Kadıköy’ün kitapçılarına sığınan gençlerde bir umut var. Sosyalizm, bu umudu bir araya getirmek değil mi zaten? Akşam Tuzla’ya, halamın evine dönüyorum. Dolmuşta yine sıkışıyorum, ama bu sefer gülümsüyorum. Çünkü bu insanlar, bu kaos, bu mücadele… Hepsi, bir şeylerin değişebileceğine dair bir işaret. Halam sofrayı donatmış, eniştem hâlâ borsa muhabbetinde. “Kızım, sen bu sosyalist fikirlerle bu ülkede tutunamazsın!” diyor halam, gülerek. “Haklısın hala,” diyorum, “ama bir poğaça daha versene, devrimi sonra konuşuruz.” Poğaçayı ısırırken içimden geçiriyorum: “Bu memleketi sosyalizm kurtarır, ama önce şu poğaçayı bitirelim!” Türkiye’nin bugünkü hali, adaletsizlik ve eşitsizlik üzerine kurulu. Ama her dolmuşta, her sokakta, her “Bella Ciao”da bir umut var. Yeter ki birleşelim, yeter ki o umudu yeşertelim.
Muhteşem demek bile az kalır okurken Aziz Nesin in ya da Rıfat Ilgaz ın bir eserini okur gibi hissettim. Toplumun içinde bulunduğu durumu hicv ederek anlatımın müthiş sanki seninle birlikte Tuzla'dan Taksim'e kadar birlikte gezdim 👏🧿🙏
YanıtlaSil