Sadece kanında Helen değil Oğuz Türk atalarının kanını da taşıyan bu Yörük soyundan kızın bir yazısı
Gökyüzünün mavisi, bozkırın sonsuzluğuna kol kanat germiş, sabahın ilk ışıklarıyla uyanırdı Aybike. Göktürk diyarında, Orhun’un sularının çağladığı vadilerde, onun yurdu bir çadırdan ibaret değildi; o, toprağın nabzı, göğün soluğu, atların yelesinde esen rüzgârdı. Gün, onun için bir destanın dizeleri gibi akardı; her anı, hem bir kadın hem bir savaşçı olarak yazılmıştı.
Sabahın serinliği çadırın keçesine sızarken, Aybike gözlerini açar, önce Tanrı’ya, sonra atalarına dualarını fısıldardı. Çadırın ortasındaki ocakta közler hâlâ canlıydı; ateşi harlayarak günün bereketini çağırırdı. Süt sağar, kımız hazırlar, keçi yününden iplik eğirirdi. Parmakları iğde kokulu, gözleri bozkırın keskinliğiyle dolu, her hareketinde bir zarafet taşırdı. Çocuklarına masallar anlatır, onlara kurtların ulumasını, kartalların süzülüşünü öğretirdi. “Bir Türk kadını,” derdi, “yüreğiyle sever, aklıyla yönetir, kılıcıyla korur.” Öğle vakti, obanın kadınlarıyla bir araya gelirdi. Birlikte keçe döver, kilim dokur, şarkılar söylerdi. Şarkıları, rüzgârın bozkırda taşıdığı eski bir ninni gibiydi; kâh hüzünlü, kâh coşku dolu. Erkekler avda ya da talimdeyken, Aybike’nin elleri obanın ruhunu örerdi. Ama gözleri hep ufukta, haber getiren bir atlıyı kollardı. Çünkü bozkırın kızı bilirdi: Barış, bir bahar kadar narin, bir fırtına kadar geçiciydi. Bir öğle vakti, toz bulutlarının ardından bir atlı göründü. Yüzü terle kaplı, gözleri telaşla yanıyordu. “Savaş!” dedi, “Düşman, kuzeydeki geçitlerde toplandı!” Obanın havası bir anda değişti; rüzgâr bile sustu, sanki göklerin kulağı bu haberdeydi. Aybike’nin yüreği bir an sıkıştı, ama hemen ardından bir ateş parladı gözlerinde. Türk kadını, korkuya teslim olmazdı; o, korkuyu bir yemine çevirirdi. Çadırına döndü, göğsüne bastırdığı kutsal bir tılsımı okşadı. Sonra, köşede duran yemeniyle birlikte kılıcını aldı. Kılıcın sapında, babasının ona öğrettiği bir söz oyuluydu: “Bozkırın kızı, göğün kılıcıdır.” Saçlarını sıkıca örerek başına miğferini geçirdi, göğsüne zırhını bağladı. Her hareketi, bir nehrin akışı gibi sakindi ama bir şimşek kadar kararlıydı. Atının yelesini taradı, eyerini kontrol etti; çünkü o at, sadece bir binek değil, onun yoldaşı, ruhunun diğer yarısıydı. Obanın meydanında, diğer kadınlarla bir araya geldi. Kimi yayını geriyor, kimi oklarını biliyor, kimi çocuklarına son bir nasihat veriyordu. Aybike, genç kızlara cesaret aşıladı: “Korkmayın, çünkü bizler göklerin çocuklarıyız. Toprak bizim, gök bizim, zafer bizim!” Onun sesi, bir kurt uluması gibi yankılanır, yüreklere güç verirdi. Erkeklerle omuz omuza talim yaptı, kılıcını havada savurdu, yayını gerdi. Her oku, düşmanın kalbine bir mesaj gibi uçacaktı. Savaş öncesi gece, çadırında diz çöktü, Tanrı’ya yalvardı: “Bize güç ver, atalarımızın ruhunu yanımıza yolla.” Sonra, bir masal gibi, çocuklarına son bir hikâye anlattı: “Bir gün, bozkırın kızı gökyüzüne yükseldi ve yıldız oldu. Ama o yıldız, hâlâ bizimle, her savaşta bizi korur.” Çocuklar uyurken, Aybike kılıcını bir kez daha biledi, zırhını bir kez daha parlattı. Gözlerinde ne korku vardı ne tereddüt; sadece bozkırın sonsuz ateşi. Aybike, sabahın ilk ışıklarıyla atına atladı. Obanın kadınları, erkekleri, çocukları, hepsi bir aradaydı. Davullar çalıyordu, göklerin ruhu onlarla beraberdi. Aybike, yoldaşlarının arasında, bir kartal gibi süzülerek savaş meydanına doğru yol aldı. Onun hikâyesi, bozkırın rüzgârında, Orhun’un sularında, Göktürk’ün yüreğinde hâlâ yankılanır. Çünkü o, sadece bir kadın değildi; o, bir destandı.
Dedem Korkut hikayeleri gibi masalsı ve gerçek. Diyebileceğim tek şey muhteşem 🙏🧿👏
YanıtlaSil