Deniz ve Sessizlik
Otel odası, denizin gri öfkesiyle boğulmuş bir tablo gibiydi. Dalga sesleri, camlara çarpan bir lanet gibi yankılanıyordu; ne çağıran, ne de kovulan, sadece var olan bir keder. Mine, yatağın kenarında, sırtı kambur, elleri kucağında birleşmiş, bir heykel kadar hareketsizdi. Masanın üzerinde buruşmuş bir kâğıt, ucuz bir kalem ve ağzına kadar dolu bir bardak su, odanın kasvetine sessiz bir tanıklık yapıyordu. Duvarlardaki soluk çiçek desenli kâğıtlar, zamanın yorgunluğunu taşıyordu; sanki otel, Mine’nin ruhunun bir yansımasıydı. Mine, bir mağaza tezgâhtarı, sıradanlığın zincirlerine vurulmuş bir kadın, şimdi kendi zihninin dipsiz kuyusunda, yaşamla ölüm arasında bir ipte cambazlık yapıyordu.
Gökyüzü, bulutların ağırlığıyla çökmüştü. Mine’nin gözleri, denizin ufkunda bir noktaya saplanmıştı; o noktada, dalgaların köpüğünde, belki bir cevap, belki bir yalan vardı. “Neden yaşıyorum?” diye fısıldadı, sesi odanın boşluğunda bir hayalet gibi süzülüp kayboldu. Soru, yeni değildi. Yıllardır, mağazada müşterilere gülümsediği anlarda, otobüsün camına başını yaslayıp eve dönerken, gece yastığına gömdüğü gözyaşlarında bu soruyu sormuştu. İnsanlar onun nezaketini överdi; “Ne kibar kız,” derlerdi, ama Mine’nin gülümsemesi bir maskedeydi. “Bu maskeyi ne zaman çıkardım?” diye düşündü. “Ya da hiç mi takmadım? Belki ben, bu yalanın ta kendisiyim.”
Odanın havası, bir tabutun içindeki gibi ağırdı. Sanki nefes almak, bir suçtu. Mine, mağazada geçirdiği günleri düşündü: Rafları dizerken ellerinin mekanik hareketleri, müşterilerin bitmek bilmez talepleri, “Teşekkür ederim” derken dudaklarının zoraki kıvrımı. Hayat, bir saatin tik taklarına hapsolmuştu; her an, bir öncekine zincirlenmişti. Özgürlük, bir düş müydü? Yoksa özgürlük, bu zincirleri kırmanın değil, onlarla dans etmenin adı mıydı? Mine’nin zihni, felsefenin keskin bıçaklarıyla yarılıyordu: Varoluş, bir yük müydü, yoksa bir armağan mı? Sartre’ın bulantısı, Camus’nün absürdü, Mine’nin sıradan dünyasında bir fırtına gibi esiyordu. “Eğer hayat anlamsızsa,” diye mırıldandı, “neden bu kadar ağır?”
Deniz, dışarıda vahşileşmişti. Mine, pencereye yaklaştı. Camın soğuğu, alnına değdiğinde, bir an için ruhunun çıplaklığını hissetti. “Ölmek,” dedi, sesi bir dua gibi titrek, “belki de sadece susmak.” Ölüm, ona bir sığınak gibi görünüyordu; bu anlamsız döngüden, bu bitmek bilmez sorgulamadan kaçış. Ama sonra, içindeki bir başka ses, bir çığlık gibi yükseldi: “Ya sonrası?” Ölüm, bir son mu, yoksa bilinmeze açılan bir kapı mıydı? Tanrı, varsa, neden bu kadar sessizdi? Yoksa, bu sessizlik Tanrı’nın kendisi miydi? Mine’nin zihni, teolojinin ve nihilizmin savaş alanında bir mezarlık gibiydi.
Toplum, Mine’yi bir aynalar labirentine hapsetmişti. Mağazada, otobüste, sokakta, her yerde gözler üzerindeydi. İnsanlar, onun gülümsemesini, nezaketini, sıradanlığını seviyordu. Ama bu sevgi, bir tuzak mıydı? Sosyolojinin soğuk merceğiyle bakıldığında, Mine bir rol oynuyordu: tezgâhtar, komşu, iyi insan. Peki, bu rollerin ötesinde ne vardı? “Ben kimim?” diye sordu kendine, ama sesi kendi kulaklarına bile yabancı geldi. Toplum, bireyi bir makineye mi dönüştürmüştü? Herkes, kendi yalnızlığında boğulurken, bu kolektif yalanı mı yaşıyordu? Mine, mağazada gördüğü yüzleri düşündü: telaşlı anneler, sabırsız iş adamları, neşeli çocuklar. Onlar da mı bu boşluğu taşıyordu? Her gülümsemenin ardında, bir feryat mı gizliydi?
Odanın kasveti, Mine’nin düşüncelerine bir canavar gibi sarılmıştı. Duvarlar, ona bir adım daha yaklaşıyor gibiydi; sanki onu yutmak, kendi sessizliğine gömmek istiyordu. Mine, masadaki buruşuk kâğıda baktı. Bir zamanlar, çocukken, o kâğıtlara hayallerini yazardı: bir gün yazar olacaktı, ya da gezgin, ya da sadece mutlu. Ama şimdi, o kâğıt sadece bir fatura parçasıydı; bir hayatın, bir umudun faturası. Psikolojinin karanlık koridorlarında, Mine kendi zihninin mahzenine iniyordu. Freud’un bilinçdışı, Jung’un gölgeleri, onun ruhunda bir gölge oyunu oynuyordu. “Korkum mu bu?” diye düşündü. “Yoksa korkmamak mı beni bu hale getirdi?”
Deniz, dışarıda bir canavar gibi kükredi. Mine, yatağa uzandı. Gözlerini tavana dikti; orada, boyanın çatlaklarında, hayatının bir haritası yatıyordu. Her çatlak, bir yara, bir hayal, bir yenilgiydi. “Yaşam,” dedi kendi kendine, “bir soru. Ölüm, bir nokta.” Ama o nokta, bir son mu, yoksa bir virgül müydü? Mine, karar veremedi. Ne yaşamı, ne ölümü seçti. Sadece, bir an daha denize bakmayı seçti. Ve o an, odanın kasveti bir an için dağıldı; çünkü Mine, kendi sessizliğinde, bir an için var olmayı seçmişti.
Mine belki de bir örnek aslında bu dünyada büyük çoğunluğun hergün yaşadıklarının ve göstermek zorunda olduğumuz diğer yüzlerimizin. İnsanların yaşadığı kendi içinde ki çıkmazları o kadar güzel anlatıyorsun ki okuyan kim olursa olsun mutlaka kendinden bir şeyler buluyor...
YanıtlaSil