Denizin Tuzlu Nefesi
Denizin tuzlu nefesi, Ege’nin mavi kollarında yankılanan bir gemi düdüğü ve ufukta kaybolan bir yelken… İşte benim çocukluğumun sahnesi, ruhu, şarkısı. Bir uzak yol kaptanının, babamın, gölgesinde büyümek, bir yanıyla martıların özgürlüğüne kanat çırpmak, diğer yanıyla dalgaların özlemine demir atmaktı. Annem, Yunanistan’ın zeytin kokulu sokaklarından, sirtaki ritimlerinden ve mitolojik hikâyelerden gelen bir kadın… Onun varlığı, bu masalı Ege’nin iki yakasında bir köprüye dönüştürdü; hem tanıdık, hem yabancı, hem içten, hem karmaşık.
Babam denize açıldığında, evimiz bir hikaye sahnesine dönerdi. Her dönüşünde, çantasında sadece hediyeler değil, dünyanın dört bir yanından masallar taşırdı: Panama’nın el dokuması şapkaları, Hindistan’ın baharat kokulu kumaşları, Japonya’nın narin kâğıt fenerleri… “Baba, bu ne?” diye sorduğumda, gözlerinde bir deniz parıltısıyla anlatırdı: “Bu, Atlantik’te bir balıkçının verdiği tılsım.” O an kendimi bir korsan destanının kahramanı gibi hissederdim. Annemin kökenleri, bu hikâyelere zeytin dalından bir taç eklerdi. Onun anlattığı mitolojiler Poseidon’un öfkesi, Athena’nın bilgeliği babamın deniz hikâyeleriyle karışır, evimizi bir Ege efsanesine çevirirdi. Akşamları, annemin sızma zeytinyağıyla yaptığı musakka kokusu mutfağı sararken, babamın Türk kahvesi fincanında bıraktığı telve, iki kültürün dansına tanıklık ederdi. Türkçe selamlar, Yunanca ninniler, masada birleşen rakı ve uzo bardakları… Bu zenginlik, beni çocuk yaşta dünyaya açtı. Farklılıkları kucaklamayı, Ege’nin iki yakasını birleştirmeyi öğrendim. Babamın gemisi bir limandan diğerine yol alırken, annemin şarkılarıyla ben de hayal dünyamda Santorini’den Karşıyaka'ya yelken açardım. Bir kaptanın çocuğu olmak, özgürlüğü de öğretir. Babam haftalarca, bazen aylarca evden uzak olurdu. Bu, kendi yolumu çizmeyi, kendi masalımı yazmayı öğretti. Onun yokluğunda, annemle kurduğumuz ritüeller mesela her akşam babamın gemisini haritada işaretlemek bize bir bağ, bir umut, bir macera hissi verirdi. Annemin Yunan aksanıyla “Baban yakında gelir, agapi mou,” demesi, kalbime hem bir teselli hem bir serüven vaat ederdi. Ama her masalın bir gölgesi vardır, değil mi? Babamın gölgesi, bazen bir liman kadar sığınak, bazen Ege’nin fırtınaları kadar ağırdı. Onun yokluğu, evde bir dalganın çekildiği kumsaldaki boşluk gibiydi. Telefonun çalmasını beklerdik, ama denizin ortasında sinyal her zaman yoldaşımız değildi. Annem, bu boşluğu doldurmaya çalışırdı; ama onun gözlerinde, Yunanistan’dan uzakta, babamın denizde olduğu gecelerde, bir yabancılık, bir özlem yakalardım. Kendi kültüründen kopmuş, bu topraklarda kök salmaya çalışırken, o da bir nevi limansız bir gemiydi. Türkçe öğrenirken yaşadığı zorluklar, komşuların meraklı bakışları, bazen onu daha da yalnız bırakırdı. Babam döndüğünde ise başka bir dalga gelirdi. O, denizlerin Türk kaptanıydı; evdeyse bazen bir yabancı gibiydi. Disiplinli, kararlı, ama kısa süre sonra yine denize çağrılan bir misafir. “Baba, bu sefer ne kadar kalacaksın?” sorusu, çocuk dilimde bir naber kadar sıradan, ama bir o kadar da yüklüydü. Cevabı hep aynıydı: “Biraz, yavrum, sonra deniz çağırır.” Onun gölgesinde büyümek, hayranlık ve bitmeyen bir bağ kurma çabasıydı. Annemin farklı coğrafyadan oluşu, bu gölgeyi bazen daha karmaşık kılıyordu. Babamın Türk disipliniyle annemin Akdeniz neşesi bazen çarpışırdı. Babamın “Erken yat, sabah erken kalk!” düsturu, annemin “Haydi, bir şarkı daha söyleyelim !” coşkusuna ters düşerdi. Ben, bu iki dünya arasında bir köprü olmaya çalışırdım; ama bazen kendimi ne tam İzmir’de, ne tam Atina’da hissederdim. Aidiyet, bir kaptanın çocuğunun en büyük bilmecesiydi; hele ki Ege’nin iki yakasında büyüyen bir çocuk için. Yetişkin bir kadın olarak geriye dönüp baktığımda, bu yolculuğun beni nasıl yoğurduğunu görüyorum. Babamın Türk kaptan gölgesi, bana özgürlüğün tadını ve özlemin ağırlığını öğretti. Annemin Helen ruhu, bana farklılıkların zenginliğini, ama aynı zamanda yabancılığın hüznünü gösterdi. Onların sevgisi, Ege’nin iki yakasında birleşen bir dalgaydı; ben de o dalganın çocuğuyum. Bu hayat, bir yanıyla mitolojik bir destan, bir yanıyla hüzünlü bir türküydü. Ama en çok, insanca duygularla doluydu. Babamın dönüşünü beklerken pencerede geçirdiğim saatler, annemin kendi dilinden ninnileriyle uykuya dalışlarım, bir gemi düdüğüyle kalbimin çarpması… Bunlar, bir kaptanın çocuğunun hazineleri. Zaman ne kadar geçerse geçsin, Ege’nin iki yakasında bir geminin dönüşünü bekleyen o kız çocuğuyum aslında hala..
Herşey aslında o son cümlende saklı; Zaman ne kadar geçerse geçsin, Ege'nin iki yakasında bir geminin dönüşünü bekleyen küçük bir kız çocuğu olduğun gerçeği ve tüm yazılarında hatta şiirlerinde o özlemi hissediyorum 😔🥀🧚
YanıtlaSil