KADER

 Kader, bir zamanlar İstanbul’un gri, dar sokaklarında, iki odalı bir evde, kocası Veysel ve oğlu Mert’le geçim derdinin gölgesinde yaşayan bir ev hanımıydı. Veysel, belediyede temizlik işçisi; Mert, lisede, sınav kaygısıyla boğuşan bir ergen. Kader’in hayatı, iğne deliğinden geçer gibiydi; bir yanlış adım, her şeyi mahvederdi. Ama Günümüz Türkiyesi’nde, Kader’in kaderi, kendi elleriyle, yazılacaktı.

Her şey, komşu Ayşe’nin, “Kader Abla, sen muhtar olsan bu mahalleyi uçurursun!” demesiyle başladı. Kader, çay bardağını elinde sallarken güldü: “Ayşe, ben mi? Muhtarlık mı? Veysel duysa, ‘Kader, önce evin kirasını öde, sonra dünyayı kurtar,’ der.” Ama Ayşe’nin gözlerindeki ciddiyet, Kader’in içinde bir şeyleri ateşledi. Mahalle, aynı sahtekâr suratlardan, aynı boş vaatlerden bıkmıştı. Kader’in lafı gediğine oturtan halleri, herkesin dilindeydi. “Sen bizdensin,” dedi Ayşe. Kader, o an karar verdi: Bu oyunu oynayacaktı. Ve kazanacaktı. Muhtarlık için kolları sıvadı. Ne parası vardı, ne de arkasında bir parti. Ama Kader’in bir silahı vardı: insanları kandırmanın büyüsü. Kapı kapı dolaştı, çay içti, dert dinledi. Bakkalda, “Hüseyin Abi, bu yumurtalar altın mı yumurtladı?” diye takılır, kasiyeri kahkahaya boğardı. Ama gözleri, karşısındakinin zayıf noktasını arardı. İnsanlar samimiyet isterdi; Kader, samimiyet numarası yapmayı öğrendi. Muhtar seçildiğinde, kimse şaşırmadı. Çöpler toplandı, sokak lambaları yandı, çocuklar için bir park projesi bile başladı. Ama Kader, asıl oyunu öğreniyordu: Güç, dürüstlükle değil, manipülasyonla gelirdi. Muhtarlık, Kader’in sadece bir basamağıydı. Günün Türkiyesi’nde, sosyal medya bir kral kraliçe yaratırdı. Mert, annesinin videolarını çekip paylaşmaya başladı. Kader’in market fiyatlarına isyan ederkenki sahte öfkesi, kaynanasıyla sözde tatlı atışmaları viral oldu. Ama Kader, artık o bakımsız, yorgun kadın değildi. Aynaya baktı ve karar verdi: Bu oyunda kazanmak için, önce kendini yeniden yaratmalıydı. Kuaförler, estetik klinikleri, tasarım elbiseler… Kader, göz alıcı bir femme fatale’e dönüştü. Mahalledeki kadınlar fısıldaşıyordu: “Kader Abla, sanki dizi yıldızı!” Erkeklerse, onun etrafında pervane oluyordu. Kader, bu gücü gördü. Ve onu bir bıçak gibi kullanmaya karar verdi. Bir belediye meclis üyesi, Kader’in adını bir toplantıda andı: “Bu kadın, bir avuç bütçeyle mucize yaratıyor. Partimize lazım!” Kader, belediye meclisine aday oldu. Artık sadece espriyle değil, kadınlığıyla da oynuyordu. Toplantılarda bir gülümseme, bir bakış, bir omuz dokunuşu… Erkekler, onun büyüsüne kapılıyordu. “Veysel,” dedi bir akşam, “bu ev, bu hayat, bana küçük.” Veysel, şaşkın, “Kader, ne diyorsun?” diye sordu. Ama Kader, boşanma kağıtlarını çoktan hazırlamıştı. “Bu oyun,” dedi içinden, “zayıflara göre değil.” Veysel’i bir kenara attı, gözünü daha büyük hedeflere dikti. Kader, belediye meclis üyesi olduğunda, ilçenin kraliçesiydi. Sosyal medyada “Halkın Kader’i” olarak anılıyordu. Ama Kader, halkı değil, sistemi çözmüştü. İhaleler, rüşvetler, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklar… Kader, hepsine daldı. Bir müteahhitle el sıkıştı, bir ihaleden milyonlar kaldırdı. “Bu memlekette temiz kalırsan, aç kalırsın,” diye mırıldandı. Ama halkın gözünde, hâlâ o dobra, “bizden” kadındı. Mitinglerde, “Ben sizden biriyim! Çocuğuna harçlık veremeyen anneyi bilirim!” der, gözyaşlarıyla kalabalığı coştururdu. Kimse, onun lüks villasının, özel cipinin, yurtdışındaki banka hesaplarının kaynağını sorgulamazdı. Mert’i de piyon yaptı. Oğlunu, bir milletvekilinin yeğeniyle evlendirdi. Evlilik, bir aşk hikâyesi değil, bir güç birleşmesiydi. Kader, bu bağı politik bir merdiven olarak kullandı. Mert, “Anne, bu doğru mu?” diye sorduğunda, Kader’in cevabı netti: “Oğlum, bu dünya böyle döner. Sen sadece koltuğuna otur.” Mert, sustu. Çünkü Kader’in gözlerinde, itiraz kabul etmeyen bir ateş vardı. Kader, milletvekili adayı olduğunda, dini bir partinin listesindeydi. Başını örttü, mitinglerde “inancımız, birliğimiz” diye nutuk attı. Kalabalık, gözyaşlarıyla alkışlıyordu. Ama seçimden sonra, başörtüsünü bir çırpıda çıkardı. Seküler bir partiye geçti, “Değişim, çağımızın gereği,” dedi kameralara. Kimse ona hesap soramadı. Çünkü Kader, artık sadece bir politikacı değildi; bir cambazdı. Herkesi, her şeyi kandırıyordu. Ama en çok, kendini. Kader, sonunda bir bakanlık kaptı . Günümüz Türkiyesi’nde, onun yükselişi bir destan gibi anlatılıyordu. Ama bu destan, kirden ve hileden yazılmıştı. Lüks villalar, özel jetler, pahalı mücevherler… Kader, rüşvetten haksız kazanca, her batağın içindeydi. Erkeklerin dünyasında, kuralları o koyuyordu. Bakanlık koridorlarında, bir gülümsemeyle bürokratları dize getiriyor, bir sözle ihaleler dağıtıyordu. “Halk,” diyordu kameralara, “benim her şeyim.” Ama halk, onun için sadece bir maskeydi. Bir akşam, Mert, annesinin karşısına dikildi. “Anne, sen kim oldun?” Kader, oğlunun gözlerindeki öfkeyi gördü. Bir an, eski günler geçti gözünün önünden: Veysel’le geçim derdi, mahalledeki kahve sohbetleri, kaynananın tencere tıngırtıları… Ama Kader, o anı bir çırpıda sildi. “Mert,” dedi, soğuk bir gülümsemeyle, “bu dünya, avcıların dünyası. Ya av olursun, ya avcı. Ben avcıyım.” Kader, her şeyi yutuyordu. Ama bir şey eksikti. Vicdan? Masumiyet? Belki de sadece bir ayna. Günün Türkiyesi, Kader’in yükselişini alkışlıyordu. Ama alkışların arasında, bir gerçek fısıldanıyordu: Kader, oyunu iyi oynamış kazanmıştı. Ama oynadığı bu oyun, onu da insanlığını da acımadan gibi yemişti.

Yorumlar

  1. Günümüzde siyaset içinde yaşanan oyunları ve olayları Kader üzerinden yazman müthiş tüm tespitlerin fazlasıyla yerinde dediğin gibi insanlığımızı kaybedersek tüm değerlerimizi de kaybederiz...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine