Vezüv Yanardağı

 Sevgili dostlarım, bu akşam sizi tarih boyunca unutulmaz bir yolculuğa çıkaracağım. Sandallarınızı bağlayın, tozlu yollara hazır olun; çünkü M.S. 79 yılının o sıcak, telaşlı bir yaz gününde, Vezüv Yanardağı’nın gölgesinde uyuyan Pompeii’nin sokaklarına adım atıyoruz.

Bu şehir, Roma İmparatorluğu’nun mücevheri, canlı pazarları, taş döşeli sokakları ve hayat dolu insanlarıyla sizi karşılayacak. Ama dikkat edin, çünkü bu gezi sadece bir başlangıç; gökyüzü kararacak, yer titreyecek ve Pompeii’nin son anlarında, insanlığın en çıplak duygularıyla yüzleşeceksiniz. Güneş, Campania’nın bereketli topraklarında yükseliyor. Pompeii’nin taş sokaklarında sabahın erken saatlerinde bir hareketlilik başlıyor. Foro’ya, şehrin kalbine doğru yürüyoruz. Etrafımızda tüccarlar, tezgâhlarını açıyor; taze ekmek kokusu, fırınlardan taşıyor. Bir balıkçı, ağını omzuna atmış, bağıra çağıra taze levreklerini satıyor. Yanımızdan geçen bir kadın, tunikası rüzgârda dalgalanırken, elindeki sepetten taşan üzümlerle gülümsüyor. Foro’nun ortasında, Jüpiter Tapınağı’nın beyaz sütunları sabah ışığında parlıyor. Burası Pompeii’nin merkezi; tüccarların, politikacıların ve sıradan halkın buluştuğu yer. Bir an için durup etrafı seyredin: Çocuklar koşuşturuyor, köleler efendilerinin peşinde, bir ozan köşede lirini çalıyor. Hayat, burada capcanlı. Sizi Vettii Evi’ne götürüyorum. Bu, zengin bir tüccar ailesinin evi; fresklerle süslü duvarları, mozaik zeminleri ve iç avlusunda küçük bir çeşmesiyle adeta bir sanat eseri. Duvarlarda Priapus’un cüretkâr freskleri, mitolojik sahneler ve narin çiçek motifleri var. Evin sahibi, belki de şu an salonda misafirleriyle şarap içiyor, ticaret anlaşmaları yapıyor. Onun bilmediği, bizim bildiğimiz bir gerçek var: Bu güzellik, birkaç saat içinde sonsuza dek gömülecek. Sokaklarda ilerlerken, bir thermopolium’a, yani antik bir fast-food dükkânına rastlıyoruz. Tezgâhta çömlek kaplar, içinde zeytinyağlı nohut, balık sosu garum ve şarap var. Bir işçi, tezgâha yaslanmış, ekmek banarak yemeğini yiyor. Garum’un keskin kokusu burnunuzu sızlatıyor, ama bu, Pompeii’nin ruhu. Her köşede bir hayat, her taşta bir hikâye var. Öğle vakti yaklaşıyor. Hava sıcak, ama gökyüzünde garip bir huzursuzluk var. Vezüv, uzakta sakin görünüyor; ama birkaç kişi, dağın zirvesinden yükselen hafif bir duman fark etmiş. “Her zamanki gibi,” diyor bir ihtiyar, elindeki sopayı yere vurarak. “Vezüv bazen böyle homurdanır.” Ama siz, benimle birlikte, bu anın bir sonun başlangıcı olduğunu biliyorsunuz. Sizi şehrin tiyatrosuna götürüyorum. Büyük Tiyatro’da bir komedi oynanıyor; seyirciler kahkahalarla gülüyor. Aktörler, maskeleriyle sahnede dans ederken, taş sıralarda oturan bir genç kız, sevgilisine kaçamak bir bakış atıyor. Yanlarında bir çocuk, elindeki cevizlerle oynuyor. Bu anın masumiyeti yüreğinizi sızlatıyor, çünkü biliyorsunuz: Gökyüzü, yakında bu neşeyi yutacak. Tam tiyatrodan çıkarken, yer hafifçe sarsılıyor. Birkaç kişi durup birbirine bakıyor. “Deprem mi?” diye mırıldanıyor biri. Pompeii, depremlere yabancı değil; M.S. 62’deki büyük deprem hâlâ hafızalarda. Ama bu sarsıntı, farklı. Daha derin, daha tehditkâr. Gökyüzüne bakıyorum; Vezüv’ün zirvesinde duman kalınlaşıyor. Kalbiniz hızlanıyor mu? Çünkü Pompeii’nin kalbi de hızlanmaya başladı. Saatler ilerliyor, ve şimdi Vezüv’ün homurtusu daha net. Gökyüzünde bir bulut büyüyor; ama bu bulut, bildiğiniz gibi değil. Siyah, yoğun, kükürt kokulu bir canavar. Foro’ya geri dönüyoruz, ama artık o neşeli kalabalık yok. İnsanlar telaşla koşuşturuyor. Bir anne, çocuğunu kollarında sıkıca tutmuş, gözlerinde korku. Bir tüccar, tezgâhını terk etmiş, altınlarını tunikasına sarmaya çalışıyor. “Tanrılar bizi cezalandırıyor!” diye bağırıyor biri. Jüpiter Tapınağı’na koşanlar, dua edenler, ağlayanlar… Ve sonra, gökyüzünden kül yağmaya başlıyor. İnce, gri bir toz, önce nazikçe, sonra gittikçe yoğunlaşarak düşüyor. Saçlarınıza, omuzlarınıza yapışıyor. Nefes almak zorlaşıyor. Sizi bir domus’a, zengin bir eve sığındırıyorum. Ev sahibi, ailesini toplayıp bir köşede dua ediyor. “Vezüv patladı!” diye fısıldıyor biri. Ama kimse ne yapacağını bilmiyor. Kaçmalı mı, saklanmalı mı? Pencereden bakıyorum: Sokaklar artık gri bir örtüyle kaplı. At arabaları, eşyalarını yükleyenlerle dolu, ama çoğu tıkanmış yollarda sıkışıp kalıyor. Kül yağmuru artık bir fırtına. Gökyüzü tamamen kararmış, sadece Vezüv’ün zirvesinden yükselen kızıl alevler görünüyor. Şehir, bir cehennemin içinde. Sizi elimden tutup bir sokağa çekiyorum; ama artık nefes almak neredeyse imkânsız. İnsanlar bağırıyor, birbirini itiyor, limana ulaşmaya çalışıyor. Pompeii’nin limanı, kurtuluş umudu gibi görünüyor, ama oraya ulaşmak bir kâbus. Yerde yatanlar var; kimi kül altında boğulmuş, kimi düşüp ezilmiş. Bir baba, çocuğunu sırtına almış, karısını kolundan çekiyor. Göz göze geliyoruz; onun gözlerinde sadece bir şey var: hayatta kalma içgüdüsü. Bir an için durup bakıyorum: Stabian Hamamları’nın çatısı çökmüş. Bir zamanlar kahkahaların yükseldiği tiyatro, şimdi terk edilmiş. Vezüv, öfkesini lav ve taş yağmuruyla kusuyor. Piroklastik akıntılar, dağdan şehre doğru hızla iniyor. Bu, son darbe. Sizi bir duvara yaslıyorum, ama biliyorsunuz, artık kaçış yok. Pompeii, kaderine teslim oluyor. Kül, her şeyi yutuyor. İnsanlar, son nefeslerinde sevdiklerini sarıyor, tanrılarına yalvarıyor ya da sadece sessizce bekliyor. Bir köşede, bir aile birbiriyle sarılmış, öylece donmuş. Bir köpek, zincirine bağlı, sahibini bekliyor. Bir fırında ekmekler, hâlâ sıcak, ama onları yiyecek kimse yok. Pompeii, bir anın içinde donuyor, bir zaman kapsülüne dönüşüyor. Sevgili dostlarım, bu yolculuk burada bitiyor. Pompeii’nin son gününü yaşadık; onun neşesini, telaşını, korkusunu ve çaresizliğini hissettik. Bu şehir, sadece taş ve fresklerden ibaret değil; o, insanlığın ta kendisi. Vezüv’ün öfkesi altında yitip giden bu insanlar, bizimle aynı hayalleri, korkuları ve umutları taşıyordu. Onların hikâyesi, bizim hikâyemiz. Şimdi, Pompeii’nin sessizliğini içinizde hissedin. Ve unutmayın: Hayat, bir anlık.

Yorumlar

  1. Dediğin gibi hayat bir anlık ve herşeye rağmen yaşamak lazım doya doya. Anlatım dilini ve tarihi harmanlayarak yazmak herkesin harcı değil, müthiş olmuş...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine