Çatıdaki Kadın

Şehrin ışıkları geceyi yaralı bir hayvan gibi titretiyordu. Rüzgâr, göğsünde ağır ağır çürüyen bir sırrı didikler gibi saçlarına vuruyor, elbiselerini hırpalıyordu. Kadın, binanın çatısında ayakta duruyordu. Gözleri, aşağıda akan hayatı seyrediyor ama hiçbir şeye bakmıyordu aslında; gözlerinin içi çoktan donmuştu.


O gün, bedenine işlenen saldırının sıcaklığı hâlâ üzerindeydi. Teninde, hiçbir sabunun silemeyeceği bir iz, zihninde, hiçbir sözün söndüremeyeceği bir yankı kalmıştı. Bir yabancının hoyrat nefesleri, onun bütün varlığını delip geçmiş, geriye boş bir kabuk bırakmıştı. İnsan, başına gelenin kendi suçu olmadığını bilse de, utanç yine de derisinin altına sızıyordu. Ve o utanç, bir zehir gibi damar damar dolaşıyordu içinde.


Kendi kendine fısıldadı:

“Ben artık ben değilim.”


Oysa, şehrin aşağısında hayat sürüyordu. Bir kadın marketten dönerken çocuğuna çikolata alıyordu. Bir adam, sevgilisine gül uzatıyordu. Kahkahalar, müzikler, çatal bıçak sesleri yükseliyordu. Ve bütün bu seslerin ortasında, o suskunluğun içine gömülmüştü. Kimse bilmiyordu. Kimse göremiyordu. Onun içinde kopan çığlıklar, dışarıya hiç sızmıyordu.


Bir adım daha attı kenara. Ayakkabısının ucu boşluğun üstünde sallandı. Rüzgâr, derisinin içine işleyecek kadar keskinleşmişti. O an, kalbi deli gibi çarpmaya başladı; yaşamak için değil, ölümü çağıran korkudan.


Bir an için durdu. Gözleri doldu. İçinden, hiç beklemediği bir şey geçti: Çocukluğunun eski evi. Bir yaz akşamı, annesinin saçlarını örerken söylediği ninni. Babasının mutfakta yaktığı küçük gaz lambası. Sonra hepsi paramparça oldu. Çünkü geçmiş, teselli değil; daha çok acının büyüttüğü bir boşluktu.


Kendi kendine mırıldandı:

“Bu yükle yaşanmaz.”


Gözlerinden yaşlar boşandı. Ellerini iki yana açtı; sanki görünmez birine teslim olur gibi. Şehrin ışıkları, gözyaşlarının içinde bulanık yıldızlara dönüştü. Son bir kez, gökyüzüne baktı. Gözlerinde sorulmamış, cevapsız kalacak binlerce soru vardı.


Ve sonra… bıraktı kendini.


Rüzgâr, bedenini yakaladı. O kısa düşüş anında, sanki bütün acıdan kurtulmuştu; sanki nihayet sessizlik onun hakkı olmuştu. Beton, aşağıda soğuk bir kucak gibi bekliyordu.


Şehir uğultusuna devam etti. Arabalar geçti, ışıklar yandı söndü, kahkahalar yükseldi. Bir kadın, gökyüzünden düşerek hayatını sonlandırmıştı. Ama kimse, nedenini bilmeyecekti.


Sadece o biliyordu.

Ve artık o da yoktu.


Yorumlar

  1. Travmanın ağırlığı altında ezilen ve kimsenin bilmediği bir çığlıkla hayata veda eden bir kadının son anlarını, şehrin kayıtsızlığı fonunda anlatan, iç burkan bir hikaye...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine