Türkiye'de Hypatia Olmak: Bilimin ve Aydınlığın Kadın Savaşçılarına Karşı Baskılar

Hypatia'nın Mirası ve Türkiye'nin Gerçeği

Hypatia, M.S. 4. yüzyıl İskenderiye’sinde bir matematikçi, astronom ve filozof olarak, bilimin ve aklın ışığını dini fanatizmin karanlığına karşı taşımış bir kadındır. Onun trajik sonu sadece bir cinayet değil, aynı zamanda bilime, özgür düşünceye ve kadın varlığına karşı bir saldırıdır. Hypatia’nın hikâyesi, bilimi savunan kadınların tarih boyunca karşılaştığı baskıların, ötekileştirmenin ve şiddetin evrensel bir sembolüdür. Peki, 21. yüzyıl Türkiye’sinde “Hypatia olmak” ne anlama gelir? 

Bu makale, sosyolojik bir perspektiften, Türkiye’de bilimin ve aydınlığın mücadelesini veren kadınların maruz kaldığı dini ve toplumsal baskıları, tacizi ve ötekileştirmeyi inceleyecek; kadına ve bilime yönelik düşmanlığın boyutlarını verilerle ve sosyolojik teorilerle ele alacaktır.

Türkiye’de bilim, son 20 yılda nicel bir büyüme gösterse de (Ar-Ge harcamaları GSYİH’nın %0.5’inden %1.4’üne yükseldi, bilimsel yayınlar 10 binden 75 bine çıktı), nitel bir erozyon yaşamaktadır. Akademik özgürlük endeksi 2012’de 0.43’ten 2022’de 0.08’e düşerek 179 ülke arasında 166. sıraya gerilemiştir. Kadın akademisyenler, bu erozyonun en ağır yükünü taşımaktadır: Hem toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri hem de dini-muhafazakâr baskılar, bilimi savunan kadınları bir “Hypatia” gibi hedef haline getirmektedir. Bu makale, Pierre Bourdieu’nün “sembolik şiddet” kavramı ve Michel Foucault’nun “iktidar-bilim” ilişkisi üzerinden, Türkiye’deki kadın bilim insanlarının karşılaştığı yapısal ve kültürel engelleri analiz edecektir.

1. Kadın Bilim İnsanlarına Yönelik Dini ve Toplumsal Baskılar

Türkiye’de kadın bilim insanları, bilimsel üretkenlikleriyle dikkat çekerken, aynı zamanda dini-muhafazakâr ideolojinin ve toplumsal cinsiyet normlarının baskısı altında mücadele etmektedir. TÜİK verilerine göre, 2023’te akademisyenlerin %45’i kadın olsa da, profesörlük seviyesinde bu oran %31’e düşmektedir. Bu, “cam tavan” etkisinin açık bir göstergesidir: Kadınlar, bilimsel hiyerarşide yükselmeye çalıştıkça, erkek egemen yapılar ve muhafazakâr normlar tarafından engellenmektedir.

Dini baskılar, özellikle 2010’lardan itibaren, bilimsel söyleme karşı bir “karşı-hegemonik” güç olarak yükselmiştir. Örneğin, evrim teorisi gibi temel bilimsel kavramlar, bazı devlet destekli eğitim müfredatlarında “tartışmalı” olarak etiketlenmiş; biyoloji ve fen bilimleri alanındaki kadın akademisyenler, bu teorileri savundukları için sosyal medya linç kampanyalarına ve hatta işten çıkarılma tehditlerine maruz kalmıştır. X platformunda, 2023’te bir kadın biyologun evrim dersi verdiği için “dinsiz” ilan edildiği bir tartışma, binlerce retweet almış ve akademisyene yönelik tehditler içermiştir. Bu, Hypatia’nın “putperest” damgasıyla öldürülmesine paralel bir “sembolik linç”tir: Kadın bilim insanları, bilimi savunduklarında, dini otoritelerce “sapkın” olarak yaftalanmakta ve toplumsal meşruiyetleri sorgulanmaktadır.

Bourdieu’nün sembolik şiddet kavramı burada açıklayıcıdır: Kadın bilim insanlarının çalışmaları, “kadın işi değil” ya da “dini değerlere aykırı” gibi söylemlerle değersizleştirilmekte; bu, onların bilimsel otoritelerini ve toplumsal sermayelerini zayıflatmaktadır. Örneğin, 2016 sonrası OHAL döneminde, Barış Bildirisi’ni imzalayan kadın akademisyenler, erkek meslektaşlarına kıyasla daha yoğun bir şekilde “vatan haini” ve “ahlaksız” gibi cinsiyetçi ithamlarla hedef alınmıştır. Bu, Hypatia’nın “ahlaksızlık” suçlamalarıyla katledilmesine tarihsel bir benzerlik taşır.

2. Taciz ve Ötekileştirme: Bilim Kadınlarının Görünmez Savaşı

Kadın bilim insanları, sadece dini baskılarla değil, aynı zamanda akademik ve toplumsal ortamlarda sistematik taciz ve ötekileştirme ile karşı karşıyadır. OECD verilerine göre, Türkiye’de kadın akademisyenlerin %60’ı, kariyerlerinde en az bir kez cinsiyet temelli ayrımcılığa uğradığını bildirmiştir. Bu, toplantılarda sözlerinin kesilmesinden, yayınlarının erkek meslektaşların gölgesinde kalmasına kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Daha da vahimi, 2016 sonrası KHK’larla işten atılan kadın akademisyenlerin %40’ı, “sosyal medya tacizi” veya “anonim tehditler”le karşılaşmıştır.

X platformunda, kadın bilim insanlarının maruz kaldığı taciz örnekleri çarpıcıdır. 2022’de bir kadın astrofizikçinin, uzay araştırmaları üzerine bir paylaşımı sonrası “kadınların bu işlere karışmaması” gerektiği yönünde yorumlar alması, toplumsal cinsiyet normlarının bilime nasıl ket vurduğunu gösterir. Hypatia’nın İskenderiye sokaklarında “cadı” gibi hedef alınması, bugün Türkiye’de kadın bilim insanlarının sanal linçle susturulmaya çalışılmasıyla yankılanır. Foucault’nun iktidar-bilim analizi burada devreye girer: Bilim, bir “hakikat rejimi” olarak, iktidarın kontrolüne direndiğinde, özellikle kadınlar üzerinden disipline edilir. Kadın bilim insanları, hem cinsiyet rolleri hem de dini-muhafazakâr söylemlerle çifte bir baskıya maruz kalır.

3. Kadına ve Bilime Düşmanlık: Türkiye’de Seviyeler ve Sonuçlar

Türkiye’de bilime ve kadına yönelik düşmanlık, sosyolojik olarak “kültürel hegemonya” mücadelesinin bir parçasıdır. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı, bu düşmanlığın nasıl sistematik hale geldiğini açıklar: Bilimsel akılcılık, muhafazakâr ideolojinin “ortak akıl” olarak dayattığı dini-milli değerlerle çatışır. Kadınlar, bu çatışmada en kırılgan hedeflerdir, çünkü hem bilimin hem de kadın özerkliğinin simgesi haline gelirler.

  • Akademik Özgürlük Krizi: Akademik özgürlük endeksinin 0.08’e düşmesi, bilim insanlarının ifade özgürlüğünü tehdit ederken, kadınlar bu ortamda daha fazla risk altındadır. Örneğin, 2018’de bir kadın tarihçinin Osmanlı dönemi üzerine eleştirel bir makalesi, “dini değerlere hakaret” suçlamasıyla soruşturmaya uğramış; bu, bilimin “milli-dini” çerçeveye hapsedilmeye çalışıldığını gösterir.

  • Beyin Göçü ve Kadınlar: 2016 sonrası beyin göçü, kadın bilim insanlarını orantısız etkiledi. Avrupa Akademik Ağı verilerine göre, Türkiye’den göç eden akademisyenlerin %55’i kadın; bu, hem cinsiyetçi baskılardan hem de bilimsel özgürlük eksikliğinden kaçışın göstergesidir. Hypatia’nın İskenderiye’de kalıp ölmesi, bugünün kadın bilim insanlarının ise sürgünü seçmesi arasındaki trajik fark, modern Türkiye’nin bilimsel potansiyelini nasıl kaybettiğini ortaya koyar.

  • Toplumsal Sonuçlar: Kadına ve bilime düşmanlık, genç nesillerde bilime ilgiyi azaltıyor. PISA 2022 sonuçları, Türkiye’deki kız öğrencilerin STEM alanlarında erkeklere kıyasla %15 daha az temsil edildiğini gösteriyor. Bu, uzun vadede bilimsel inovasyonu ve toplumsal refahı baltalıyor.

4. Direniş ve Umut: Türkiye’nin Modern Hypatia’ları

Tüm bu baskılara rağmen, Türkiye’de kadın bilim insanları direniyor. Örneğin, 2023’te TÜBİTAK’ın deprem araştırmalarında liderlik eden kadın jeologlar, ya da COVID-19 aşı çalışmalarında ön saflarda yer alan kadın immünologlar, Hypatia’nın mirasını sürdürüyor. X platformunda, #KadınBilimİnsanı etiketiyle örgütlenen kadınlar, hem cinsiyetçiliğe hem de dini baskılara karşı seslerini yükseltiyor. Bu direniş, sosyolojik olarak “karşı-hegemonik” bir hareketin tohumlarını atıyor: Bilim, kadınlar üzerinden yeniden özgürleştirilebilir.

Sonuç: Türkiye’de Hypatia Olmanın Bedeli ve Geleceği

Türkiye’de Hypatia olmak, bilimin ve aklın bayrağını taşımak için dini-muhafazakâr baskılara, cinsiyetçi tacize ve ötekileştirmeye göğüs germek demektir. Veriler, kadın bilim insanlarının hem nicel (yayın sayıları, proje liderlikleri) hem de nitel (toplumsal etki) katkılar sunduğunu gösterse de, akademik özgürlük krizi ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri, bu katkıları gölgeliyor. Hypatia’nın İskenderiye’sinde olduğu gibi, Türkiye’de de bilim ve kadın düşmanlığı iç içe geçmiş durumda. Ancak, her şeye rağmen direnen kadın bilim insanları, yeni bir aydınlanma umudu taşıyor.

Önerilerim şunlar: 

(1) Akademik özgürlüğü güçlendirmek için yargı denetimli liyakat sistemi kurulmalı; 

(2) Kadın bilim insanlarına yönelik mentorluk ve destek programları artırılmalı; 

(3) Toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitim müfredatına erken yaşta entegre edilmeli. 

Hypatia’nın ruhu, Türkiye’nin kadın bilim insanlarında yaşıyor; onları susturmaya çalışanlar, tarihin yanlış tarafında kalacak.

Yorumlar

  1. Türkiye'de "Hypatia" olmak, sadece bilimin zorluklarıyla değil, aynı zamanda toplumsal önyargılar ve cinsiyetçi yaklaşımlarla mücadele etmek anlamına geliyor. Bu zorluklar karşısında yılmadan bilime katkı sunan kadınlar, aslında Hypatia'nın mirasını yaşatıyor...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

Türkiye Üzerine