Kimsesiz Erdal...
İstanbul’un gri, nemli göğü, sanki bir yorgan gibi üstüne çökmüştü o gün. Erdal, dokuz yaşındaydı, ama o yaş, o sokakta, o an, bir ömür gibi ağırdı. Annesinin ölümü, iki yıl önce köydeki o küçük evin sıcaklığını alıp götürmüştü. Babası, o güçlü, tarlalarda sabahı karşılayan adam, şehirde başka biri olmuştu.
Yeni karısı, üvey annesi, gözleri bıçak gibi keskin, sesi zehir gibi sinsi, her gece fısıldardı: “Bu çocuk bu evde fazla, Veli. Ne yapacaksın onu?” Babası susardı. Suskunluğu, bir babanın değil, bir yabancının suskunluğuydu. Sonunda, bir sabah, “Lunaparka gidiyoruz, Erdal oğlum,” dedi. Gözlerinde bir gölge, sesinde bir yalan. Erdal inandı mı? Belki biraz, çünkü o onun babasıydı. Ama içinde bir şey, bir his, “Korkuyordu,” Sabahın erken saatlerinde, Beyoğlu’nun dar, pis kokulu arka sokaklarına düştüler. Tramvayların metalik çığlıkları, satıcıların boğuk bağırışları, kalabalığın uğultusu... Şehir, sanki dev bir makineydi ve Erdal, o makinenin dişlileri arasında kaybolmuş bir çöp parçasıydı. Babasının eli elinde, terli, kaygan, ama sıcacık. O el, köydeki tarlalarda onu kucağına alan eldi. “Dönme dolaba bineceğiz, pamuk şeker yiyeceğiz,” dedi babası, gülümseyerek. Ama gülümsemesi sahteydi, dudakları titriyordu. Köşedeki bir pastanenin önünde durdular. Babası cebinden buruşuk bir kâğıt para çıkardı, bir simit aldı. “Ye oğlum, lunaparkta acıkırsın.” Simit elinde, Erdal ısırdı, ama boğazına takıldı. Etrafta çocuklar koşuyordu, anneleriyle, babalarıyla, kahkahalarla. Erdal’ın babası ise, gözlerini kaçırarak, “Burada bekle, bilet almaya gidiyorum,” dedi. Saçını okşadı, o okşayışta bir veda vardı, bir suçluluk. Sonra döndü, kalabalığın arasında kayboldu. Erdal bekledi. Dakikalar geçti, saatler. Güneş yükseldi, sokaklar ısındı, ama babası gelmedi. Kalbi önce hızlı attı, sonra yavaşladı, sonra durdu sanki. Etrafta insanlar akıyordu, kimse bakmıyordu. Bir adam geçti, sigara dumanı Erdal’ın yüzüne çarptı, genzini yaktı. Bir kadın, elinde poşetlerle, ona çarptı, “Önüne baksana!” diye bağırdı. Sokak kedileri, çöplerin arasında yiyecek arıyordu; Erdal da onlardan biriydi artık. “Baba!” diye seslendi, ama sesi çıkmadı. Gözyaşları aktı, sıcak, tuzlu, yere damladı. Beton onları emdi, iz bırakmadan. O an anladı: Terk edilmişti. Dokuz yaşında, bir sokak köşesinde, kimsesiz. Gün battı, şehir karanlığa gömüldü. Sokak lambaları yandı, ama ışıklar soğuktu, ısıtmıyordu. Açlık midesini kemiriyordu, simit çoktan bitmişti. Bir köşeye sığındı, bir duvarın dibine çöktü. Etrafta gölgeler uzuyordu: Sarhoş bir adam sendeleyerek geçti, küfürler mırıldandı, şişesi yere düştü, kırıldı. İki sokak köpeği kavga etti, dişleri parladı, hırlamaları kulaklarını doldurdu. Uzakta siren sesleri, belki polis, belki ambulans, belki bir başka felaket. Şehir, dev bir canavar gibi nefes alıyordu, Erdal’ı yutmaya hazır. Korku, midesine bir yumruk gibi oturdu. “Neden?” diye sordu kendine, sessizce. Neden annesi öldü? Neden babası bıraktı? Neden üvey annesi ondan bu kadar nefret etti? Neden bu şehir bu kadar acımasız? Dokuz yaşı, o küçücük bedeni, titreyerek ağladı. Gözyaşları durmadı, yanaklarını ıslattı, çenesine süzüldü, gömleğine damladı. Kimse görmedi, kimse duymadı. Gece ilerledikçe, soğuk kemiklerine işledi. Bir gazete parçası buldu, buruşuk, mürekkebi akmış. Üstüne örttü, ama rüzgâr onu uçurdu. Sokaklarda başka çocuklar da vardı, onun gibi, gölgeler gibi. Biri, köşede, bir kartonun üstünde uyuyordu. Diğeri, bir çöp tenekesinin yanında, bir şeyler arıyordu. Onlarla göz göze geldi, ama konuşmadılar. Konuşmaya gerek yoktu; aynı acıyı taşıyorlardı. Şehrin karanlık yüzü buydu: İnsanlar arasında kaybolmak, unutulmak, bir gölge olmak. Rüyasında annesini gördü. Köydeki evde, sobanın başında, ekmek pişiriyordu. “Gel oğlum, sıcacık,” diyordu, gülümseyerek. Koştu, ama ona ulaşamadan uyandı. Uyandığında, yalnızdı. Soğuk beton, sırtını acıtıyordu. Etrafta fareler koşuyordu, tıkırtıları korkusunu büyüttü. Bir adam, karanlıkta, ona doğru yürüdü. “Hey, ufaklık, ne işin var burada?” dedi, sesi iğrenç, ağzı alkol kokuyordu. Erdal koşarak kaçtı, dar bir sokağa daldı. Nefes nefese, kalbi göğsünde patlayacak gibi. Nereye koşuyordu? Bilmiyordu. Nereye gidecekti? Kimse yoktu. Annesi mezarda, babası gitmiş, üvey annesi... O, zaten istememişti onu. O ilk gece, İstanbul’un arka sokaklarında, dokuz yaşında bir çocuk olarak, çaresizliğin ne olduğunu öğrendi. Kalbi, o küçük kalp, her nefeste kırıldı. Şehir, ışıklarıyla, gürültüsüyle, kalabalığıyla, onu yuttu. Kimsesiz Erdal, o karanlık sokakta, yalnızlığın en ağır yükünü taşıdı. Bir çocuğun terk edilmişliğini, şehrin taş kalpliliğini, o küçük kalbin çaresiz çırpınışını. Bakarsınız o Erdal, belki bir gün yanınızdan geçip gider, belki bir köşede ağlarken görürsünüz, belki hâlâ orada, o karanlıkta, sizin fark etmenizi bekliyordur.
Kimsesiz bir çocuğun sessiz çığlığı, dev bir canavar gibi nefes alan İstanbul'un karanlık sokaklarında kayboldu.
YanıtlaSilİnsanın içine işleyen müthiş bir hikaye 👏