Mavi Gök Kırmızı Yemeni ( Bir Mübadele Öyküsü )
Gökyüzü maviydi, o masmavi, sonsuz Anadolu göğü, sanki Tanrı’nın avucunda bir inci gibi parlıyordu. Babam derdi ki, “Eleni’m, bu gök insanın ruhunu çalar, bir kere bakarsan, ömrünce unutamazsın.” Unutamazdım. Unutamazdık. Ama şimdi, o göğün altında değil, bir geminin soğuk, pas kokan güvertesinde, denizin tuzlu gözyaşlarına karışmış bir acıyla, vatanımızdan koparılıyorduk.
Ben Eleni, on sekiz yaşında, yüreği Ege’nin zeytin dallarına, Toroslar’ın kekik kokusuna, köyümüzün taş evlerine zincirlenmiş bir kız. Ailemle, anamla, babamla, iki erkek kardeşim Yorgo ve Dimitri’yle, küçük kız kardeşim Maria’yla, bir daha göremeyeceğimiz, dokunamayacağımız, koklayamayacağımız toprakları terk ediyorduk. Köyümüz, zeytinliklerin koynunda, bir rüya gibiydi. Babam, şafak sökerken kalkar, bağa gider, üzüm salkımlarını bir evlat gibi okşardı. Anam, kırmızı yemenisini başına bağlar, taş fırında ekmek pişirirdi; o koku, sanki cennetten bir esinti, sokağı sarar, ruhumuza işlerdi. Yorgo ile Dimitri, derede balık tutar, kahkahaları suyun şırıltısına karışırdı. Maria’yla ben, bahçede koşar, türküler söylerdik, rüzgâr sesimizi alıp dağlara taşırdı. Hayat, o mavi göğün altında, sanki bir masal gibi ebediydi. Ama sonra, o kara haber geldi, bir hançer gibi saplandı yüreğimize. Mübadele dediler. “Gideceksiniz,” dediler. “Yunanistan’a, orası sizin vatanınız.” Hangi vatan? Bizim vatanımız bu topraktı, bu zeytin ağaçlarıydı, bu taş evlerdi, bu mavi gök, bu kırmızı toprak. Burasıydı evimiz, ruhumuz, her şeyimiz. Babam, o dağ gibi adam, o gece diz çöktü, sessizce ağladı. Gözlerinden süzülen yaşlar, taş evimizin taşlarına damladı, sanki toprak da onunla ağlıyordu. Anam, kırmızı yemenisini göğsüne bastırdı, sustu. Öyle bir sustu ki, sanki konuşsa dünya duracaktı. Yorgo, on dört yaşında, yumruklarını sıktı, “Ben gitmem, bu topraklar bensiz eksik kalır!” diye haykırdı, sesi dağlarda yankılandı. Dimitri, küçücük bedeniyle, korkudan titreyerek Maria’nın elini tuttu, gözlerime baktı, sanki “Bizi kurtar, Eleni,” diyordu. Maria, o minik elleriyle anamın yemenisine sarıldı, “Eleni, niye gidiyoruz, niye evimizi bırakıyoruz?” diye sordu, sesi bir bıçak gibi kesti içimi. Ne diyebilirdim? “Bilmiyorum, Maria,” dedim, boğazımda bir düğüm, “bilmiyorum.” Eşyalarımızı toplarken, her bir parça kalbimize bir ok sapladı. Babamın dedesinden kalma bakır sininin çiçek desenlerine dokundum; o desenler, köyümüzün yolları, anılarımız, çocukluğumuzdu. Anamın sandığından çıkan dantel örtüyü kokladım, bahar çiçekleri gibi kokuyordu, gözlerim doldu. Maria’nın tahta bebeğini, Yorgo’nun sapanını, Dimitri’nin cebinde unuttuğu birkaç zeytin tanesini aldık yanımıza. Ama o mavi göğü alamadık. Kırmızı toprağı, zeytin dalını, kekik kokusunu alamadık. Onları yüreğimize gömdük, bir mezar gibi, bir daha açılmamak üzere. Gemi limana yanaştığının haberi köye erişti, Biz de eşyalarımızla köyümüzün meydanından son bir kez geçtik. Komşularımız Türkler hepsi ellerinde yolluklar, gözyaşlarıyla bize bakıyordu. Birer birer sarıldık,büyüklerin ellerini öptük, helalleştik. Fatma teyze, anamın eline bir avuç toprak sıkıştırdı, “Bunu unutma, kızım,” dedi, sesi titriyordu. Unutur muyum? O toprak, avucumda bir kor gibi yaktı, yüreğimde bir yara gibi kanadı. Babam, zeytin ağaçlarına son bir kez baktı, sanki ruhunu onlara emanet ediyordu. Anam, kırmızı yemenisini başına bağladı, ama bu kez gözlerini örttü, görmek istemedi, dayanamadı. Nihayet bizim gibileri götürecek gemiye bindiğimizde, deniz bir ayna gibiydi, ama o aynada kendimizi göremedik. Sanki biz, o mavi göğün çocukları, bir anda gölgesiz, ruhsuz kalmıştık. Maria, kucağımda, “Eleni, gökyüzü orada da mavi mi?” diye sordu, sesi bir çığlık gibi içimi dağladı. “Mavi,” dedim, yalan söyledim, çünkü bilmiyordum. Belki maviydi, ama bizim göğümüz olmayacaktı, bizim ruhumuz olmayacaktı. Babam, güvertede, elinde dedemin tespihi, dudakları kıpır kıpır, sanki Tanrı’ya yalvarıyordu, “Bizi affet,” diyordu. Anam, yemenisini göğsüne bastırmış, hâlâ susuyordu, ama gözlerinde bir fırtına kopuyordu. Yorgo, denize bakıyor, gözleri öfkeyle yanıyordu. Dimitri, babamın elini tutmuş, küçücük bedeniyle sarsılıyordu. Ben, hepsine bakıyordum, hepsini içime kazıyordum, çünkü biliyordum, bir daha bu anı göremeyecektim. Vatan, dediler, vatanınız orası. Ama vatan, bir kâğıt parçası değildi. Vatan, babamın zeytin ağaçlarına bakarken gözlerindeki ışıktı, anamın kırmızı yemenisinde dalgalanan rüzgârdı, Maria’nın türküsünde titreyen sesti, Yorgo’nun sapanında, Dimitri’nin cebindeki zeytin tanelerindeydi. Vatan, o mavi göktü, o kırmızı topraktı, o kekik kokusuydu. Biz, o gemide, vatanımızdan koparılmış, bir dalından kırılmış zeytin dalı gibi, denizin ortasında savruluyorduk. Her dalga, bir anıyı daha alıp götürüyordu, her rüzgâr, bir parçamızı daha söküyordu. Gemi uzaklaştıkça, Anadolu bir sis perdesinin ardında kayboldu, sanki bir rüya gibi silindi. Maria kucağımda uyudu, gözyaşları yanağında dondu. Yorgo, ağlamamak için dişlerini sıktı, ama gözleri ihanet etti, yaşlar süzüldü. Dimitri, babamın elini bırakmadı, sanki o el onu bu dünyadan koparmayacakmış gibi. Anam, sonunda konuştu, sesi kırık bir dal gibi titredi: “Eleni, o göğü unutma, o toprağı unutma.” Unutmadım, anam. Unutmam. O mavi gök, o kırmızı yemeni, içimde bir yara, bir ateş, bir sonsuz özlem gibi, hep kanayacak, hep yanacak.
Bu derin ve etkileyici hikaye için teşekkürler. Eleni'nin ve ailesinin acısı, o dönemin sarsıcı gerçeğini kalbe işliyor...
YanıtlaSilMerhaba Eleana Meltem,
YanıtlaSilYazınızı büyük bir dikkatle okudum.
Anlatımınızda, iki yakanın da kalbini duyan, acıyı da sevgiyi de aynı incelikle taşıyan bir dil var.
Ben belgesel film yönetmeniyim; yakın tarih, Cumhuriyet dönemi ve toplumsal hafıza üzerine çalışıyorum. Uzun zamandır 1919 sonrası yaşanan büyük kopuşları ve karşı kıyılardaki duyguları anlamaya çalışıyorum.
Yazınızda, “o mavi göğü alamadık” cümlenizde durdum uzun uzun… Belki de aradığım hikâyenin ipi oradan sarkıyor.
Sizinle tanışmayı, zaman olursa bu duygular üzerine sohbet etmeyi çok isterim.
Sevgiler,
Serkan Koç
serkankoc.kamfilm@gmail.com