Kayıtlar

Kasım, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

 Antakya’nın batısındaki o eski han, yolun ortasında bir yara izi gibi dururdu. 1098’in sonbaharıydı; Haçlı ordusu Kudüs’e varmış, Antakya’yı Bohemond’a bırakmış, geri dönüş yoluna koyulmuştu. Beş Frank askeri –köyü yakan yedi kişiden geriye kalanlar– Avrupa’ya dönüyordu; zırhları satılmış, atları yorgun, cepleri yağmalanmış altınla dolu. Onlar ciddiydiler; eve, şatolarına, unvanlarına dönmek istiyorlardı. Ama iki tanesi, Guillaume ve Bertrand, geride kalmayı seçmişti. “Biraz daha eğlence,” demişlerdi gülerek; şarap, kadın, yağma… Dönüşü ertelemek için. Yediydiler köyde, ama bu ikisi en vahşisiydi; tecavüzde, katliamda, kahkahada en önde. Elif biliyordu; izleri takip ederken, her köylünün lanetini dinlemişti. Beşi kuzeye, Toroslar’a doğru gitmişti; Avrupa yolunda, şehir şehir. Elif onları da bulacaktı, teker teker. Ama önce bu ikisi. Eğlence için kalanlar. Han, gece yarısı sessizliğe gömülmüştü. Rüzgâr, çatlak taşlardan ıslık çalıyor, zeytin dallarını kırbaçlıyordu. Avluda iki at b...

6/B Sınıfıma ithafen..

Gökyüzü griydi, o ağır, kurşun gibi gri, sanki İstanbul’un kenar mahallelerini bir kefen gibi örtüyordu. Kış, bu şehri kemiklerine kadar donduruyor, rüzgâr ince bir bıçak gibi teni kesiyordu. Ayşe sessiz kendi halinde bir kız, sırtında akrabasından alma eskice bir palto, elinde soluk bir çanta, okula doğru yürüyordu. Adımları küçük, ama her biri bir çivi gibi yüreğine batıyordu. Okul, onun için bir savaş alanıydı; sınıf arkadaşlarının alaycı bakışları, iğneli sözleri, her gün çocuk ruhunu biraz daha eziyordu. Ayşe’nin ailesi, şehrin en kuytu köşesinde, derme çatma bir evde yaşıyordu. Babası, gece inşaatlarda bekçilik yapar, gündüzleri uyuyarak geçerdi; yorgunluk, onun gözlerinde derin bir gölge bırakmıştı. Annesi, hastalıktan yatağa düşmüş, bir deri bir kemik kalmıştı; öksürükleri evin tahta duvarlarında yankılanır, Ayşe’nin uykularını bölerdi. Beşikteki küçük kardeşi Ali, bir yaşında, dünyaya aç gözlerle bakar, ama o gözlerde neşe değil, sanki bir erken yorgunluk vardı. Ayşe, evin kü...

Üsküdar busesi

  Üsküdar'dayız, saatler tutulmuş, boğazda pus. Mavi kadife hüzün, dantel gibi işlemiş yaşa. Bir inci kolye, bir fısıltı gibi, zamana küs tarihten daha eski, ince bir bakış var o başta. Sanki Mühürdar'dan değil, kalbin yarık yerinden bakıyor Kız Kulesi'ne değil, kaybettiği bir vapura. Tarih, bu hanımefendinin gözlerinde akıyor, Gizli bir mektup gibi, gömülmüş Topkapı suruna. Çay soğumuş, fincan dudak payı kadar ıssız. Bir eski zaman kitabı, sayfaları unutulmuş aşk. Haliç'ten gelen o vapur değil, ruhumuzdur adsız, Ki her akşam bu balkonda bir yeminle kavuşmuş. Ey İstanbul, sen ki bütün kadınların mahremi, Bu zarafet, bu sükut, bir isyanın sessizliğidir. Boğazın ortasında bir yanık türkü gibi demli, "Elveda" demeyecek kadar onurlu bir sevgilidir. Hangi yelkovan kırdı bu asil suskunluğu? Bir hanımefendi durur, bir deniz başlar hemen, Ve bütün şiirler, hep orda biter bu yorgunluğu.

Mutsuz Türkler

  Türkiye, Dünya Mutluluk Raporu gibi uluslararası çalışmalarda yaşam memnuniyeti ve öznel iyi oluş (well-being) açısından düşük sıralarda yer almaktadır. İnsanların mutsuzlukta dünya sıralamasında üst sıralarda olmasının ardında, ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik ve siyasi faktörlerin karmaşık bir etkileşimi yatmaktadır. Bu yazım, Türkiye’deki mutsuzluğun nedenlerini bilimsel bir çerçevede ele alarak, çözüm önerilerini sunmayı amaçlamaktadır. Mutsuzluğun Nedenleri Ekonomik Belirsizlik ve Gelir Eşitsizliği Türkiye’de ekonomik istikrarsızlık, yüksek enflasyon, işsizlik ve gelir eşitsizliği, bireylerin yaşam memnuniyetini derinden etkileyen temel faktörlerdir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi bağlamında, ekonomik stres temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarının karşılanmasını zorlaştırır. Türkiye’de Gini katsayısı gibi göstergeler, gelir eşitsizliğinin yüksek olduğunu ve bu durumun sosyal adaletsizlik algısını güçlendirdiğini ortaya koyar. Sosyal karşılaştırma teorisi, birey...

...

  Küçüktü ev, ışığı bile az. Oysa dünya ne çoktu penceremde. Boyumuz kısa, düşlerimiz uzundu. Bir topaç dönerdi, zaman dururdu. Toprak seslenirdi çıplak ayaklarıma, Bilmezdim henüz, o sesin yitip gideceğini. Tahta kapı gıcırdar, bir türkü başlardı. Annemin sesi, su gibi akardı, içerden. O türküde ne yalnızlık vardı, ne telaş. Ah kimselerin vakti yoktu belki de, Durup ince şeyleri anlamaya. Ama biz anlardık, otlar bile bir gizdi. Bir sır gibi saklardı dut ağacı gölgesini. Dönüp bakınca şimdi, o gölge bir yarım. Eksik kalmış bir avuç dolusu su. Neden o kadar acele büyüdü bu gövde? Kim çaldı sapanı, taşları, o gürültüyü? Şimdi şehir bir uğultu, her şey kalın. Oysa çocukluk, ince bir sesti, derinden. Hüzün de vardı, evet, ama şimdiki gibi keskin değil. Bir dağ yeli eserdi, alır götürürdü hüznü de. Ne kaldı elimizde? Bir avuntu, bir yanık iz. Ey geçmiş, ey kayıp türkü...

Bir Meltem Hikayesi ; Son Oğul

 Akdeniz’in en karanlık gecesi, yıldızsız, ay’sız; zeytin ağaçları bile susmuş, dalgalar kıyıya vururken iç çekiyor. Ben evin içinde, dört duvar arasında, kendimle baş başayım. Kapı kapalı, ocak soğuk, ama içimde bir yangın; dört ocağın közü, dört oğulun ateşi, sönmedi, sönmüyor. Mehmet’im gitti, gizlice, uykumda, alnımdaki öpücükle. Ben öptüm, o uyanmadı; ben ağladım, o duymadı. Şimdi içimde bir boşluk, dört köşeli, dört oğullu bir boşluk; her köşede bir isim, her isimde bir hançer. Yüreğimde bir oda var, kapısı kilitli, anahtarı bende değil. O odada Osman’ım duruyor; Balkan’da vurulduğunda, on sekizinde, gözleri hâlâ açık. “Ana,” demişti son mektubunda, “bir selam söyle, dönersem zeytinyağı getiririm.” Selam geldi, zeytinyağı gelmedi. O oda karanlık, ama içimde bir ışık; Osman’ımın gülüşü, hâlâ yanıyor. Yanında Hüseyin’im; Çanakkale’de, siperde, bir şarapnel parçasıyla gitti. “Ana, denizi göreceğim,” demişti, gördü mü bilmem. Denizin tuzu, göz yaşım oldu. O odanın duvarlarında da...

Gece Otel'de

  İstanbul'un damarları, İstiklal Caddesi'nin parlak yalanlarından birkaç adım ötede, arka sokakların karanlığında tıkanıyordu. Eski bir apartman, burada, zamanın çürük dişlerine karşı direniyordu; duvarları Osmanlı işlemeleriyle süslü, ama içindeki rutubet, farelerin kemirdiği hatıralarla doluydu. Sahibi, eski bir kemancıydı adı Yılmaz'dı, ya da öyle kalmıştı hafızalarda. Gençliğinde senfoni orkestrasında keman çalmış, alkolün zehirli kucağında erimişti. Şişeler, notaların yerine geçmiş, orkestra onu kusmuştu. Şimdi, babaannesinden kalan bu binayı mini bir otele çevirmişti, Karşılıklı altı daire, her biri bir mezar gibi, şehrin lanetlilerine geçici tabutlar sunuyordu. Yılmaz, giriş katındaki loş lobide oturur, eski bir gramofonda Bach'ı çalardı, ama sesler hep boğulur gibi çıkardı tıpkı kendi boğazı gibi, rakının yaktığı. O gece, yağmur şehrin üzerine bir zehir gibi yağıyordu, sokakları pislikle yıkıyordu. Apartmanın girişinde, dört gölge toplanmıştı tesadüf değil...