6/B Sınıfıma ithafen..
Gökyüzü griydi, o ağır, kurşun gibi gri, sanki İstanbul’un kenar mahallelerini bir kefen gibi örtüyordu. Kış, bu şehri kemiklerine kadar donduruyor, rüzgâr ince bir bıçak gibi teni kesiyordu.
Ayşe sessiz kendi halinde bir kız, sırtında akrabasından alma eskice bir palto, elinde soluk bir çanta, okula doğru yürüyordu. Adımları küçük, ama her biri bir çivi gibi yüreğine batıyordu. Okul, onun için bir savaş alanıydı; sınıf arkadaşlarının alaycı bakışları, iğneli sözleri, her gün çocuk ruhunu biraz daha eziyordu. Ayşe’nin ailesi, şehrin en kuytu köşesinde, derme çatma bir evde yaşıyordu. Babası, gece inşaatlarda bekçilik yapar, gündüzleri uyuyarak geçerdi; yorgunluk, onun gözlerinde derin bir gölge bırakmıştı. Annesi, hastalıktan yatağa düşmüş, bir deri bir kemik kalmıştı; öksürükleri evin tahta duvarlarında yankılanır, Ayşe’nin uykularını bölerdi. Beşikteki küçük kardeşi Ali, bir yaşında, dünyaya aç gözlerle bakar, ama o gözlerde neşe değil, sanki bir erken yorgunluk vardı. Ayşe, evin küçük direğiydi; hem abla, hem yardımcı, hem umut. Okulda, Ayşe’nin varlığı bazıları için bir eğlenceydi. Sınıfın popüler kızı Zeynep ve onun arkadaşları Buse ile Ceren, Ayşe’nin eski kıyafetlerine, yamalı çantasına, soluk ayakkabılarına bakıp kıkırdarlardı. “Ayşe, bu paltoyu dedenden mi aldın?” derdi Zeynep, sesi iğne gibi keskin, gözleri alayla parıldarken. Yanlarında, iki erkek, Mert ve Can, bu alaylara katılır, kahkahaları sınıfta yankılanırdı. “Fakirlik kokusu mu bu?” diye fısıldardı Mert, Can’a bakıp sırıtırken. Ayşe, başını eğer, sessizce sırasına otururdu; yüreği bir yumru gibi sıkışır, ama gözyaşlarını içine gömerdi. Tek bir ışık vardı Ayşe’nin okul günlerinde: Elif. Elif, sessiz, naif bir kızdı; gözleri sıcak, gülüşü içtendi. O, Ayşe’yi görürdü, gerçekten görürdü. Kantinde, diğerleri alay ederken, Elif yanına oturur, “Ayşe, bu çantan çok güzel, bu renk sana yakışmış,” derdi, yalan söylemezdi, ama sevgisiyle Ayşe’yi sarardı. Örten soğuk bir kış gününde, Elif, kendi atkısını Ayşe’nin boynuna doladı, “Üşüme, tamam mı?” dedi, sesi bir bahar dalı gibi yumuşacıktı. Ayşe, o an, dünyada hâlâ iyilik olduğunu hissetti. O gün okul, her zamanki gibi geçti. Zeynep, Ayşe’nin kalemini yere attı, “Ups, elinle alırsın, fakir kızı,” dedi, kahkahası sınıfta yankılandı. Buse, “Ayşe, baban gece bekçilik yaparken uyuyor mu, yoksa hırsızlarla mı sohbet ediyor?” diye ekledi, alaycı bir sırıtışla. Mert ve Can, köşeden gülerek izledi. Ayşe, kalemini yerden aldı, gözleri yere sabit, tek kelime etmedi. Elif, ona bakıp elini sıktı, “Boş ver onları, Ayşe. Sen güçlüsün,” dedi, sesi bir fısıltı, ama Ayşe’ye bir dağ gibi destek. Okul çıkışı, Ayşe eve koştu. Kenar mahalledeki evleri, rüzgârın uğultusuyla titriyordu; kira ucuz diye burayı tutmuşlardı, ama soğuk, duvarlardan sızar, kemikleri dondururdu. Annesi yatağında, öksürükler arasında, “Ayşe’m, geldi mi benim güzel kızım?” dedi, sesi kırık bir dal gibi titrek. Ali, beşikte mızmızlanıyor, minik elleriyle battaniyesini çekiştiriyordu. Ayşe, annesinin alnına bir öpücük kondurdu, “Geldim, anne, merak etme,” dedi, sonra sobayı yakmak için odun aramaya koyuldu. Sobayı yakmak bir mücadeleydi; odunlar ıslak, kömürler azdı. Ayşe, titreyen elleriyle ateşi tutuşturdu, duman genzini yakarken gözleri doldu. Annesine bir tas çorba ısıttı, Ali’yi kucağına alıp mamasını yedirdi, çünkü annesinin şimdilik gücü yetmiyordu. Babası, gece vardiyasına gitmeden önce eve uğradı; yorgun gözlerle Ayşe’ye sarıldı, “Sen benim aslan kızımsın,” dedi, sesi çatallı. Ayşe, gülümsemeye çalıştı, ama yüreği ağırdı, sanki o gri gökyüzü omuzlarına çökmüştü. Gece, ev sessizliğe gömüldü. Sobanın cılız ateşi, odayı zar zor ısıtıyordu. Ayşe, annesinin yanına kıvrıldı, Ali’yi göğsüne bastırdı, uykuya daldı. Rüzgar dışarıda uluyordu, ama içeride bir ölüm sessizliği çöktü. Sobadan sızan karbonmonoksit, sessiz bir katil gibi odayı doldurdu. Ayşe, annesi, Ali… hepsi, o soğuk kış gecesinde, bir daha uyanmamak üzere uykuya daldı. Ertesi gün, haber mahalleyi bir hançer gibi yırttı. Okulda, sınıfta bir sessizlik çöktü; Zeynep’in kahkahaları sustu, Buse’nin alaycı gözleri yere düştü, Ceren ellerini ovuşturdu, sanki içindeki suçluluğu silmeye çalışıyordu. Mert ve Can, sırayla duvara yaslandı, kelimeler boğazlarında düğümlendi. Öğretmen, ağlamaklı bir sesle, “Ayşe… ailesiyle birlikte… sobadan zehirlenmiş,” dedi. Sınıfta bir çığlık koptu; Elif, sırasına yığıldı, hıçkırıkları odayı doldurdu. Zeynep, o gece uyuyamadı; Ayşe’nin yamalı paltosu gözünün önünden gitmiyordu. “Niye öyle dedim?” diye fısıldadı, gözyaşları yastığını ıslattı. Buse, annesine sarılıp ağladı, “Onunla alay ettim, anne, niye yaptım bunu?” Ceren, odasında, Ayşe’nin yere düşen kalemini hatırladı, o anki kahkahası şimdi bir bıçak gibi saplanıyordu yüreğine. Mert, babasına, “Keşke konuşmasaydım, keşke gülmeseydim,” dedi, sesi titriyordu. Can, gece pencereden gri gökyüzüne baktı, “Ayşe, özür dilerim,” diye mırıldandı, ama sesi rüzgârda kayboldu. Elif, mezar başında, Ayşe’nin atkısını göğsüne bastırdı. “Sana demiştim, Ayşe, sen güçlüsün,” dedi, ama sesi kırıldı, gözyaşları toprağa damladı. Sınıf arkadaşları, o gri gökyüzünün altında, bir daha asla aynı olamayacaklarını biliyorlardı. Ayşe’nin gülüşü, o küçük elleri, o yamalı palto, hepsi bir yara gibi içlerinde kanıyordu. Pişmanlık, keder, elem, bir ömür boyu onları bırakmayacaktı; çünkü Ayşe, o mavi gözlü, küçük kız, onların kalplerinde bir sonsuz özlem, bir derin hüzün olarak kalacaktı.
Hikaye, zorbalığın yıkıcı etkisini ve yoksulluğun acı sonuçlarını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Özellikle son bölümdeki pişmanlık ve vicdan azabı sahneleri, hayatta kalanların taşıyacağı ağır bir ders ve kalıcı bir yara olduğunu gösteriyor. Muhteşem olmuş
YanıtlaSilHer zamanki gibi hayatın acımasız zaman diliminde yaşanılan acılar içimize bir hançer gibi saplanır. 😔Muhteşem bir anlatım. ♥️Kalemine yüreğine sağlık 👍👏🌹
YanıtlaSil