Bir Meltem Hikayesi ; Son Oğul
Akdeniz’in en karanlık gecesi, yıldızsız, ay’sız; zeytin ağaçları bile susmuş, dalgalar kıyıya vururken iç çekiyor. Ben evin içinde, dört duvar arasında, kendimle baş başayım. Kapı kapalı, ocak soğuk, ama içimde bir yangın; dört ocağın közü, dört oğulun ateşi, sönmedi, sönmüyor. Mehmet’im gitti, gizlice, uykumda, alnımdaki öpücükle. Ben öptüm, o uyanmadı; ben ağladım, o duymadı. Şimdi içimde bir boşluk, dört köşeli, dört oğullu bir boşluk; her köşede bir isim, her isimde bir hançer.
Yüreğimde bir oda var, kapısı kilitli, anahtarı bende değil. O odada Osman’ım duruyor; Balkan’da vurulduğunda, on sekizinde, gözleri hâlâ açık. “Ana,” demişti son mektubunda, “bir selam söyle, dönersem zeytinyağı getiririm.” Selam geldi, zeytinyağı gelmedi. O oda karanlık, ama içimde bir ışık; Osman’ımın gülüşü, hâlâ yanıyor. Yanında Hüseyin’im; Çanakkale’de, siperde, bir şarapnel parçasıyla gitti. “Ana, denizi göreceğim,” demişti, gördü mü bilmem. Denizin tuzu, göz yaşım oldu. O odanın duvarlarında dalga sesleri, her vuruşta bir parça daha eksiliyor benden.
Üçüncü köşede Ali’m; Sarıkamış’ta, karlar altında, donarak. “Ana, kar beyazını göreceğim,” demişti, gördü, beyaz kefen oldu. O oda buz gibi, ama içimde bir sıcaklık; Ali’min sesi, hâlâ “Ana” diyor. Dördüncü köşe boş, ama en ağırı o. Mehmet’im oraya yerleşti, gizlice, habersiz. Alnımdaki öpücükle gitti, uykusunda. Ben öptüm, o uyanmadı. Şimdi o köşede bir gölge, bir soru, bir “ya dönerse?” Ama dönmeyecek, biliyorum. Dört köşe, dört oğul, dört mezar; biri bilinmez.
İçimde bir nehir var, durmadan akıyor. Gözyaşı değil, kan. Her damla bir hatıra; Osman’ımın ilk adımı, Hüseyin’imin ilk balığı, Ali’mın ilk kavgası, Mehmet’imin ilk “Ana”sı. Nehir akıyor, kıyılarım eriyor. Bir anne, dört kez doğuruyor, dört kez gömüyor. Her doğum bir umut, her gömü bir son. Ama son değil, bitmiyor. İçimde bir çığlık, susturamam. “Neden?” diyorum, “Neden hepsi benden?” Cevap yok. Sadece rüzgâr, sadece dalga, sadece zeytin yapraklarının hışırtısı.
Bazen gece, uykusuz, kalkıyorum. Mehmet’imin yatağına uzanıyorum, yorganı kokluyorum. Hâlâ onun kokusu, ama soğuk. Parmaklarımı yastığa bastırıyorum, sanki başı orada. “Oğul,” diyorum, “dön.” Sesim duvarlara çarpıyor, geri geliyor, boğazıma saplanıyor. İçimde bir fırtına; her dalgada bir oğul, her rüzgârda bir feryat. Osman’ım, Hüseyin’im, Ali’m, Mehmet’im… Dört isim, dört yara, dört hançer. Hançerler dönüyor, kanıyor, durmuyor.
Bazen güneş doğuyor, ben hâlâ karanlıkta. Zeytin ağaçlarına bakıyorum, dalları eğiliyor, sanki oğullarım eğiliyor. “Ana,” diyorlar, “ağlama.” Ama ağlıyorum. Ağlamak değil bu, içimden bir parça kopuyor. Her gözyaşı bir hatıra, her iç çekiş bir mezar. İçimde bir bahçe vardı, dört fidan; hepsi kurudu, ama kökleri hâlâ canlı. Kökleri acıyla besleniyor, acıyla büyüyor.
Şimdi sen, yolcu, gel içime gir. Kapıyı aç, odaya bak. Dört köşeyi gör, dört oğulu hisset. Elimi tut, yüreğimi dinle. Dinle ki, bu elem bir daha doğmasın. Dinle ki, bir anne dört kez doğurmasın, dört kez gömülmesin. Dinle ki, Mehmet’imin gizli gidişi, son olsun. Dinle ki, alnımdaki öpücük, bir daha dönmesin boşluğa. Dinle… içimde… dinle…
Bu kısa metin, kayıp, umutsuzluk, ve en önemlisi, savaşın bir anne üzerindeki yıkıcı ve kalıcı etkisine dair güçlü bir edebî tasvir olmuş "Dinle ki, bu elem bir daha doğmasın" çağrısı ile de evrensel bir barış ve acı tekrarının son bulması dileğini taşıyor.Ne desem az...
YanıtlaSil