Ölülerin Öyküleri (Alıntı)

 Antakya’nın batısındaki o eski han, yolun ortasında bir yara izi gibi dururdu. 1098’in sonbaharıydı; Haçlı ordusu Kudüs’e varmış, Antakya’yı Bohemond’a bırakmış, geri dönüş yoluna koyulmuştu. Beş Frank askeri –köyü yakan yedi kişiden geriye kalanlar– Avrupa’ya dönüyordu; zırhları satılmış, atları yorgun, cepleri yağmalanmış altınla dolu. Onlar ciddiydiler; eve, şatolarına, unvanlarına dönmek istiyorlardı. Ama iki tanesi, Guillaume ve Bertrand, geride kalmayı seçmişti. “Biraz daha eğlence,” demişlerdi gülerek; şarap, kadın, yağma… Dönüşü ertelemek için. Yediydiler köyde, ama bu ikisi en vahşisiydi; tecavüzde, katliamda, kahkahada en önde. Elif biliyordu; izleri takip ederken, her köylünün lanetini dinlemişti. Beşi kuzeye, Toroslar’a doğru gitmişti; Avrupa yolunda, şehir şehir. Elif onları da bulacaktı, teker teker. Ama önce bu ikisi. Eğlence için kalanlar.


Han, gece yarısı sessizliğe gömülmüştü. Rüzgâr, çatlak taşlardan ıslık çalıyor, zeytin dallarını kırbaçlıyordu. Avluda iki at bağlıydı; sırtları terli, burunları çamurda. İçeride, ocaktaki ateş sönmeye yüz tutmuş, közler kızıl kızıl yanıyordu. Kokusu burnu yakıyordu: yanık odun, ter, şarap, kadın eti, kan… Elif, zeytinliğin gölgesinden süzüldü. Ay ışığı, peçesinin altından yüzüne vuruyordu; gözleri iki çukur, yanakları çökmüş, dudakları çatlamış. Yaraları… Ah, yaraları. Göğsünde, kollarında, bacaklarında, karnında kesikler; bazıları kabuk bağlamış, bazıları iltihaplı, sarı irin akıyordu. Karnındaki en derin kesik, her adımda açılıyor, kanıyordu. Ama acı, onun yakıtıydı. Köyü hatırlıyordu: Hızır’ın boğazından fışkıran kan, oğullarının –biri beş, biri yedi– çığlıkları kesilirkenki sessizlik, annesi Fatma’nın saçları yanarkenki kokusu, babası Osman’ın gözlerindeki son bakış… “Elif, kaç…” demişti, ama kaçamamıştı. Ahırda, gübrenin içinde, üç gün yatmıştı. Ölüme terk edilmiş. Ama ölmemişti. Çünkü intikam, onu diriltmişti.


Belinde iki hançer vardı; biri köyünden, sapı kemik, ağzı keskin; diğeri yolda bir ölü Haçlı’dan, paslı ama ölümcül. Ayakları çıplaktı; çamurda sessiz. Hanın kapısı aralıktı. İçeride, Guillaume üst kattaki odada, iki Ermeni kadınla. Kapı aralığından inlemeler, kahkahalar, et şapırtısı geliyordu. Bertrand avluda, atını temizliyordu; bir kova şarap yanındaydı, arada bir yudumluyor, atın yelelerini tarıyordu. Zırhları çıkarılmış, tunikleri kirli, kılıçları duvarda asılı. Savunmasız. Sarhoş. Eğlence için.


Elif önce Guillaume’u seçti. Merdivenleri tırmandı; tahtalar gıcırdadı, ama içeriden gelen sesler her şeyi yuttu. Kapı aralıktı. İçeride, Guillaume sırtı dönük, bir kadının üzerinde; diğeri gülüyordu, şarap döküyordu. Oda loş, mumlar titrek. Kokusu: ter, şarap, kadın, kan… Elif içeri süzüldü. Hançeri kaldırdı. Guillaume’un ensesine sapladı, tek vuruşta. Ama bu kez yavaşça. Derin. Kemiklere kadar. Adam boğulur gibi homurdandı, kan fışkırdı, sıcak, yapışkan, kadının göğsüne aktı. Guillaume döndü, gözleri faltaşı gibi; Elif’in yüzünü gördü. “Sen…” diye kekeledi, ama sesi kanla doldu. Elif hançeri çekti, bir daha sapladı, kalbine; ama bu kez çevirdi, etleri yırttı, kaburgaları kırdı. “Hızır’ı hatırlıyor musun?” diye fısıldadı, sesi titrek ama keskin. “Oğullarımı? Annemi? Babamı?” Her soru, bir vuruş. Defalarca. Kan, yataklara, duvarlara sıçradı. Kadınlar çığlık attı, ama Elif ikinci kadının ağzını kapadı, hançeri boğazına dayadı. “Sus. Kaç.” Kadınlar kapıya koştu, çıplak, korkudan titreyerek. Guillaume yere yuvarlandı, gözleri açık, boğazı kesik, göğsü paramparça. Kan, tahtalara sızdı, Elif’in ayaklarına değdi. Sıcak. Tıpkı köydeki gibi.


Aşağı indi. Kalbi göğsünde çarpıyordu, ama korku değildi bu; heyecandı, intikamın heyecanı. Avluya çıktı. Bertrand şarap içiyordu, atın sırtını ovuyordu. Elif peçesini indirdi. Ay ışığı, yüzünü aydınlattı; yaraları, gözleri, dudaklarındaki kan… Bertrand dönüp baktı. Gözleri büyüdü. “Sen… o köydeki…” diye kekeledi, şarap kupası elinden düştü, kırıldı. Elif gülümsedi, ama gülüşü bir bıçak gibiydi. “Evet, ben.” Hançeri sapladı, önce göğsüne; ama bu kez yavaşça, derine, ciğerlerine kadar. Bertrand nefes alamadı, kan ağzından fışkırdı. Kılıcına uzandı, ama Elif ayağıyla ezdi elini; kemikler çatırdadı. Adam yere düştü, çamurda debelendi. Elif üstüne çıktı, hançeri karnına sapladı, defalarca, bağırsakları dışarı çıkana kadar. “Annem Fatma’yı yaktınız,” dedi, sesi kısık ama çınlayan. “Babamı doğradınız. Çocuklarımı…” Son vuruşlar, yüzüne; burun, gözler, ağız… Kör ederek, parçalayarak. Bertrand titredi, çamurda kanla karıştı, şarapla, idrarla. Öldü. Ama Elif durmadı; hançeri çekti, bir daha, bir daha… Ta ki yüzü tanınmaz hale gelene kadar.


Han sessizleşti. İki ceset, iki farklı yerde; kan hanın taşlarını kızıla boyamıştı. Kadınlar kaçmıştı, yolcular yoktu. Elif hançerlerini sildi, çarşafını topladı, zeytinliğe süzüldü. Nefesi kesik kesik, ama gözleri hâlâ yanıyordu. Beşi Avrupa’ya dönüyordu; şehir şehir, han han. Elif onları da bulacaktı. Çünkü acı, onu bir avcı yapmıştı. Çünkü ölüm, onun gölgesiydi artık. Ve intikam, bitmemişti.

Yorumlar

  1. Hikaye o kadar güzel olmuş ki kitap olur devamında sonra da o kadar güzel bir film olur ki anlatamam. Meltem sen bu konuda gerçekten çok iyisin öyle böyle değil ama...

    YanıtlaSil
  2. Kalemine sağlık güzel yazı/ hikaye 👏🍀👍 tebrikler ve devamlarini okumak ümidiyle 🇹🇷

    YanıtlaSil
  3. Çok iyisin bu konuda ve kesinlikle TroyaOdin 'e hak veriyorum. 👏👍🫶🙏🙋

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Çift Lafım Var, Beyim !

Türkiye Üzerine