Kayıtlar

Mayıs, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bir Sokağa Ağıt

 Ah, bu İstanbul dedikleri, yedi tepeli devran... Bir yüzü gülerken bin yüzü ağlar insanın. Bizim Kanarya Çıkmazı da o ağlayan yüzlerden biriydi, şehrin şatafatlı atlasında kara bir leke, unutulmuş bir fısıltı, kimsenin duymadığı bir iç çekiş. Sokağımız, adını hangi bahtsız kanaryadan almıştı bilinmez, belki de hiç olmamış bir umudun, uçup gidememiş bir sevdanın, boğazda düğümlenmiş bir hıçkırığın adıydı. O on-on beş bina, sanki birbirine omuz vermiş de, "Hele bir yıkıl da görelim!" diye kafa tutardı zamana, feleğe. Binaların sıvaları, yorgun birer deri gibi dökülür, pencerelerinden içeri sızan ayaz, yoksulluğun o hiç bitmeyen, kemikleri sızlatan türküsünü söylerdi. Ben Menekşe... Bizim ev o beş katlı, her bir katı ayrı bir roman, ayrı bir ağıt olan binanın tam ortasındaydı. Babam, anam... İsimleri yok onların hikâyemde, çünkü onlar benim kanayan yaram, en sessiz duam, içimde taşıdığım en ağır yük, en tatlı sızı. Babam, inşaatlarda amelelikten dönmüş, tozu toprağıyla birlikte...

Selanik : ATAM'ın şehrinde...

  2014 yazının sıcak bir Atina sabahında, içimde bir heyecan fırtınasıyla Selanik’e doğru yola çıktım. İki millete ait olduğumdan, bu yolculuk benim için bir gezi değil, köklerime uzanan bir hac ziyareti gibiydi. Atina’nın kaotik ama bir o kadar canlı sokaklarını geride bırakırken, otobüsün penceresinden Ege’nin mavisine dalıp gittim. Selanik, sadece bir şehir değil, Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu, çocukluğunun geçtiği, hayallerinin ilk kıvılcımlarını attığı yerdi. O yıllarda, henüz dünya bugünkü kadar hızlı değişmemişken, bu yolculuk benim için bir zaman tüneli gibiydi. Yunanistan’ın pastoral manzaraları, sakin yaz atmosferinde gözlerimi kamaştırıyordu. Zeytinlikler, taş evlerle süslü köyler ve ufukta uzanan dağlar, sanki bir Yunan tragedyasına fon oluşturuyordu. Selanik’e vardığımda, şehir modernliği ve tarihi bir arada sunuyordu. iPhone’lar henüz her eli doldurmamış, sosyal medya bugünkü kadar hayatın merkezinde değildi; insanlar sokaklarda daha çok birbirine bakıyor, kahkah...

Merhaba İstanbul

2009 yazı, İstanbul’u bir sır gibi sarmalayan nemli sıcakla nefes alıyordu. Şehir, bir yandan masalsı bir davet sunarken, diğer yandan pazar yeri telaşını taşıyordu avuçlarında. Ben, Meltem, on dokuzumda, üniversite rüyasının eşiğinde bir genç kız, İzmir’in rüzgârını ruhumda taşıyarak İstanbul’a ikinci kez ayak basıyordum. Bu defa bavulumda sadece birkaç özel eşya, sırt çantamda koca bir merak ve yanımda kimsesizliğin o tuhaf özgürlüğü vardı.Kartal’da, penceresinden denizin bir dilimini gördüğüm mütevazı öğrenci evim, okul hayatım boyunca sığınağım olacaktı. Ama önce bu şehri, özellikle de Boğaz’ın iki yakasına inci gibi dizilmiş o büyülü ilçeleri karış karış gezmeliydim: Üsküdar’ın huzurunu, Beykoz’un yeşilini, Kanlıca’nın o meşhur yoğurdunu, Çengelköy’ün çınaraltı sohbetlerini tatmalı; sonra karşıya geçip Beşiktaş’ın coşkusuna, Ortaköy’ün manzarasına, Arnavutköy’ün zarif sükûnetine, Sarıyer’in böreğine doymalıydım. Ve elbette Bakırköy’ün samimiyeti, Kadıköy’ün özgür ruhu, Fatih’in ta...

Aşk İle Konuşan Kadın

Ben bir kadınım; gönlümde dağların, ovaların, ırmakların anlattığı sevdalarla büyüdüm. Aşk,bir destandır; bazen çöldeki bir feryat, bazen bir dağın delinmez kayası, bazen de bir sazın yanık teli. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı… Bunlar yüreğimin tanıdık türküleri. Ama bu topraklar, başka aşk efsaneleriyle de çağlar boyu çınlamış; mesela Arzu ile Kamber’in, Hürrem ile Süleyman’ın hikayeleri de aşkın başka yüzlerini fısıldar. Gel, bir kez daha aşkın o derin sularına dalalım, bir kadın gözüyle, yüreğimin sesiyle. Leyla ile Mecnun, aşkın çöldeki gölgesidir. Mecnun’un Leyla’sına kavuşmak için kendini unuttuğu o anlar, benim de içimde bir yerlerde yankılanır. Leyla’yım ben, bir bakışla başlayan yangının ta kendisiyim. Mecnun’un “Ben Leyla’yım!” deyişi, aşkın sınırları yok ettiğini anlatır. Sevmek, kendini bir başkasında bulmak, çöldeki her kum tanesini sevdiğinin yüzü görmektir. O feryat, benim de kalbimde bir türkü olur; aşk, aklı susturup ruhu özgür kılar. Ferhat ile Şir...

Denizin ortasında

  Küçük kayık süzülür denizin koynunda, Mavi bir düşle kucaklaşır ufuk. Dalga fısıldar usulca, sır taşır, Bir yanda umut, bir yanda hüzün buruk. Güneş, altın bir tebessümle bakar, Yelkeni okşar rüzgârın türküsü. Kalbinde bir çocuk, neşeyle uçar, Denizle bir olur, özgür ruhu. Umut, bir martı kanadında süzülür, Göklerin mavisiyle sözlenir. Her kürek darbesi bir hayale sürülür, Yarınlar, dalgaların ötesinde belirir. Lakin hüzün, sessiz bir misafir, Kayığın gölgesinde usulca bekler. Geçmişin yankısı, dalgada titreşir, Bir özlem, bir yara, kalpte gizlenir. Neşe, denizin tuzuyla dans eder, Köpükler kahkahaya dönüşür bir an. Ama gözlerde bir damla, sessizce iner, Sevda mı, hasret mi, bilinmez o an. Kayık yol alır, mavi bir destanda, İnsan, umutla hüzün arasında. Her dalga bir hikâye, her yosun bir sır, Denizle yolcu, ebedi bir aheng-i zikir.