Bir Sokağa Ağıt
Ah, bu İstanbul dedikleri, yedi tepeli devran... Bir yüzü gülerken bin yüzü ağlar insanın. Bizim Kanarya Çıkmazı da o ağlayan yüzlerden biriydi, şehrin şatafatlı atlasında kara bir leke, unutulmuş bir fısıltı, kimsenin duymadığı bir iç çekiş. Sokağımız, adını hangi bahtsız kanaryadan almıştı bilinmez, belki de hiç olmamış bir umudun, uçup gidememiş bir sevdanın, boğazda düğümlenmiş bir hıçkırığın adıydı. O on-on beş bina, sanki birbirine omuz vermiş de, "Hele bir yıkıl da görelim!" diye kafa tutardı zamana, feleğe. Binaların sıvaları, yorgun birer deri gibi dökülür, pencerelerinden içeri sızan ayaz, yoksulluğun o hiç bitmeyen, kemikleri sızlatan türküsünü söylerdi. Ben Menekşe... Bizim ev o beş katlı, her bir katı ayrı bir roman, ayrı bir ağıt olan binanın tam ortasındaydı. Babam, anam... İsimleri yok onların hikâyemde, çünkü onlar benim kanayan yaram, en sessiz duam, içimde taşıdığım en ağır yük, en tatlı sızı. Babam, inşaatlarda amelelikten dönmüş, tozu toprağıyla birlikte...