Kayıtlar

Ağustos, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kanuni’nin İstanbul’unda Bir Gün

Gün doğarken İstanbul’un ufkunda altın bir şerit beliriyor. Haliç’in suları, sabahın serin nefesiyle dalgalanıyor, martılar gökyüzünde özgürce süzülüyor. 16. yüzyılın bu büyülü sabahında, Kanuni Sultan Süleyman’ın İstanbul’undayız. Yanımızda, tarihin sevilen veziri Sokullu Mehmed Paşa, lacivert kaftanı ve sırmalı kavuğuyla bize rehberlik ediyor. Zekası, sadakati ve devlet işlerindeki ustalığıyla Kanuni’nin gözdesi olan Sokullu, bugün bizi Osmanlı’nın kalbine, İstanbul’un ruhuna götürecek.Ciğerlerimiz 16. yüzyılın baharat kokulu, dumanlı havasıyla dolacak; İstanbul’un her bir köşesi, sanki yeniden bize canlanacak. Atmeydanı’nda İlk Nefes Sokullu’nun rehberliğinde Atmeydanı’na, yani bugünün Sultanahmet Meydanı’na varıyoruz. Hava serin, taşlar sabah güneşinde ısınıyor. Karşımızda Ayasofya, kubbesiyle gökyüzünü kucaklıyor; Bizans’tan miras, Osmanlı’yla yeniden doğmuş. Meydanda yeniçeriler talim yapıyor, kılıç şakırtıları ve komut sesleri yankılanıyor. Sokullu, “Burası devletin kalbi,” diyo...

Suça Sürüklenen Çocuk Söylemi Üzerine

  Türkiye’de çocuk suçluluğu üzerine yürütülen tartışmalarda, yasal ve kurumsal söylemde “suça sürüklenen çocuk” ifadesi öne çıkmaktadır. Bu kavram, çocuğu fail olmaktan uzaklaştırarak onu edilgen bir kurban olarak tanımlama eğilimi taşır. Ancak gelişim psikolojisi, suç sosyolojisi ve kriminoloji literatürü, çocukların failiyet kapasitelerini, bilinçli seçimlerini ve eylemlerinin sonuçlarını öngörebilme becerilerini açıkça göstermektedir. Bu makale, “suça sürüklenen çocuk” söylemini bilimsel açıdan eleştirmekte ve çocukların yalnızca mağdur değil, aynı zamanda fail olduklarını vurgulamaktadır. Türkiye örneği üzerinden resmi söylem, toplumsal algı ve bilimsel veriler tartışılarak daha dengeli bir kavramsallaştırmanın gerekliliği ortaya konulmaktadır. “Suça sürüklenen çocuk” (SSÇ) ifadesi, Türkiye’de 2005 yılında yürürlüğe giren 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile hukuk sistemine girmiştir. Amaç, çocukları cezai yaptırımlardan korumak, onları “suçlu” olarak damgalamamak ve rehabilit...

ŞİİRLERİM

  Sevdam bir bahar, ruhumda gül çiçek, Sözlerinle başlar, umutla tüm gerçek. Yüreğimde vatanım, Adalet ise dünyam, Özgürlük ile başlar, senin için her kavgam...

ŞİİRLERİM

Gölgeler iner sessiz, eski bir film gibi, Gençliğim dans eder, gri sokaklarda sinsi. Perdede hayaller, ışıkla öpüşür, Kalbim siyah beyaz, aşkta hep üşür. Bir rüya sineması, geceye zincir, Kahramanım yok, İçimde yalnızlık esir Kadife gökyüzü, yıldızsız bir sahne, Sevdam siyah beyaz, düşer hep bahane.

ŞİİRLERİM

  Bir kapı kapandı İki yürek, iki bayrak arasında… Ne suç işledik ki biz, Gözlerimizden başka silahımız yoktu. Sen orada, Toprağı benden uzak bir memlekette, Rüzgarına adımı salmışsın, O rüzgâr bana gelmiyor. Ben burda, Dizlerimde yükü bin yılın, Geceleri çarşaf gibi yırtıyorum, Ay doğsa da, senin yüzün gibi aydınlatmıyor. Ey sevgili, Sınır dedikleri çizgi, Kalbin önünde diz çöker mi sanırlar? Kervan geçer, kuş uçar… Aşka zincir vurulmaz! Ben seni, Gözlerimin içiyle korurum, Geceleri yıldızla örterim üstünü. İki ülkenin haritasında değil, İkimizin kalbinde yaşar bu memleket.

ŞİİRLERİM

  Bir şehir düşün geceleri ışıkları kısık, pencereleri iç çekiş kokan. Bir şehir düşün sokakları borçla, kaldırımları sabırla döşenmiş. Burada yaşar namuslu adam; omzunda sabahın ayazı, dilinde yarım kalmış türküler, cebindeki ekmek parası çarşıya varmadan eksilen. Çocuklarının ayakkabısında çamur değil, eksik taban var. Yatağında sıcaklık değil, çürük sobanın utangaç alevi. Ve sen bilmezsin dalkavuk! Sen bilmezsin yardakçı ! Sen bilmezsin haramın altın kepçesiyle koca kazanlarda çevirdiğin sofranın bir köşesinde, o adamın çorbasının nasıl kaynamadığını. Bak ! Köyden kente inen yollar, yırtık çuvallar gibi dökülüyor. Bak ! Tarlalar yorgun öküzler gibi soluk soluğa kalmış, dönmüyor sabanın kolu, susmuş suyun sesi. Ve sen hala, içinde vicdan taşımayan göğsünle, "Şükredin" diyorsun, işleme kaplamalı kürsülerden. Ama bil… Yağmur nasıl taşları yerinden sökerse nasır nasıl bıçakla yarılırsa ve yıldırım nasıl dağ başına inerse, o gün gelecek. Bir bakacaksın pazar yerinde baş kal...

ŞİİRLERİM

  gözlerimde saklı kalan bir deniz var hâlâ martıların kanadında ertelediğim yarınlar suskunluğumdan doğar incecik bir dua göğe yükselirken ellerim, ışığa dokunurlar bir serinlik iner kalbime, merhametin soluğu çölde suya varmak gibi, beklenen bir mucize umut, saçlarıma ak düşmeden tutundu güzelliğiyle iyileştirdi kırık bir cümle...

Hollywood’u Yüzdüren mi, Batıran mı bu Sosyal Adalet ?

Beyaz perdenin ışıltılı büyüsünde, sinema bir zamanlar kültürel hayatımızda neredeyse kutsal bir yer işgal ederdi yabancıların karanlık salonlarda bir araya gelerek kaçış, empati ve dönüşüm yaşadığı bir toplu ritüel. 1970’lerin *Taksi Şoförü* gibi sert şehir hikayelerinden, 1980’lerin *E.T.* ve *Geleceğe Dönüş* gibi gişe rekorları kıran görkemli yapımlarına, 1990’ların *Esaretin Bedeli* gibi içe dönük destansı filmlerine ve hatta 2010’ların başına kadar uzanan dönemde, filmler hikaye odaklı mucizelerdi ve dünya çapında izleyicileri büyülüyordu. Ancak, sinema salonlarının o eski ihtişamı kayboluyor. İnsanlar artık sinemalara eskisi gibi gitmiyor. Peki, neden? Cevap, kısmen, sinema sektörünün kendi elleriyle inşa ettiği bir tuzak: SJW (Sosyal Adalet Savaşçıları) ve woke kültürünün beyaz perdeye sızması. Sinema Salonlarının Boşalmasının Sebebi: Hikayeden Mesaja Kayış Bir filmin ruhu, hikayesindedir. 70’ler, 80’ler ve 90’lar sineması, insan deneyiminin karmaşıklığını yakalamayı başardı. *B...

Bir Annenin Yüreğinden Ceyda Maria’ya Mektup

Sevgili dostlarım, kalbiyle okuyan güzel yürekler,   Bir anne olarak yazıyorum size. Yüreğimin en derin, en sessiz, en ağır yarasıyla sesleniyorum. Yirmi sekiz yıl oldu. Yirmi sekiz uzun, upuzun yıl. Ama bir annenin evladına özlemi, zamanla ölçülmez. Zaman, o yaranın üstüne ince bir tül çeker, ama yara hep oradadır. Kanar, sızlar, bazen usulca fısıldar: “Ceyda Maria’m, güzel kızım, neredesin?” Ceyda Maria’m, benim biricik kızım, dokuz yaşında bir Ağustos günü, bir trafik kazasında ayrıldı benden. O minik bedeni, o ışıl ışıl gözleri, o kahkahası ki bahçelerde çiçek açtırırdı, bir anda sustu. Dünya sustu. O an, sanki evrenin bütün sesleri, renkleri, kokuları çekildi gitti. Geriye sadece bir anne kaldı, kollarında boşluk, yüreğinde fırtına. Yirmi sekiz yıl geçti, ama o an, hâlâ dün gibi. Hâlâ içimde bir bıçak gibi.  Onun adını söylemek, bir duaya başlamak gibi. Ceyda Maria. İki ismi vardı, iki dünya gibi. Ceyda, toprağın kokusu, baharın neşesi; Maria, bir melek kadar narin, ...

Karanlığın Gölgesinde

Yazmakta olduğum romanımın kısa tanıtım yazısı : Şehir, bir anda karanlığa teslim olduğunda, sokaklarda sadece kaos değil, bir de fısıltı yankılanır: Bu gece, gölgeler özgür. İsmail, fabrikanın tozlu deposunda ömrünü geçirmiş, göz ardı edilmiş bir adamdır. Ailesi, iş arkadaşları, hatta aynadaki yansıması bile onu görmezden gelmiştir. Sessiz, içine kapanık, tuhaf bulunan bu adamın içinde, iyiyle kötü arasında amansız bir savaş sürüp gider. Mutlu insanlarla ilgili her şey onun düşmanıdır, ve bu duygu onun ruhunda bir zehir gibi birikir; öfkesi, kontrol edilemez bir gölgeye, bir kan davasına dönüşür.  Onun zamanı gelecektir, fırsatı olacaktır sadece beklemelidir sabırla inatla ! Bir akşam, şehirde beklenmedik büyük bir arıza tüm ışıkları söndürür. Metro durur, trenler susar, ulaşım kaosa girer, her yer kapkaranlıktır, sokaklar kör bir labirente dönüşür. Kalabalık paniğe kapılırken, İsmail’in dünyası ilk kez anlam kazanır.İşte o beklediği işaret gelmiştir ; Karanlık, onun müttefiki sır...

Kösem Sultan: Yunan Köle Kızdan,Büyük Valide Sultana

 Osmanlı İmparatorluğu’nun en çalkantılı dönemlerinden birinde, sarayın gölgeli koridorlarında ve divan toplantılarında bir kadın, imparatorluğun kaderini şekillendirdi: Kösem Sultan. Valide sultan, haseki, hayırsever ve siyasi deha; Kösem, yalnızca bir cariye olarak başlayan hayatında, zekâsı, karizması ve stratejik ustalığıyla Osmanlı tarihinin en güçlü kadın figürlerinden biri haline geldi. Onun hikayesi, kölelikten sarayın zirvesine uzanan destansı bir yolculuk, entrika, zafer ve trajedinin iç içe geçtiği bir anlatıdır. Bu yazı, Kösem Sultan’ın hayatını, mücadelelerini, başarılarını ve yenilgilerini tarihsel gerçekler ışığında, sosyolojik bir perspektifle ele alarak, 17. yüzyıl Osmanlı sarayının büyüleyici dünyasına götürecek. Kölelikten Saraya: Kösem’in Erken Yılları ve Yükselişi Kösem Sultan, 1590 civarında, muhtemelen Ege adalarından birinde, Anastasya adıyla bir Yunan köle kızı olarak dünyaya geldi. Babası Papazdı, 14 yaşında Türk akıncılar tarafında kaçırıldı ve bir müdd...

Antik Yunan'da Bir Gün

Evet dostlarım ? Şimdi, 2025 yılının sıradan bir gününden sıyrılıp, tarihin en büyüleyici çağlarından birine, MÖ 5. yüzyıl Atina’sına, Klasik Dönem’in kalbine doğru bir zaman yolculuğuna çıkıyoruz. Ben, Eleana, sizin rehberiniz olacağım. Yanımda sizler olacaksınız, omuzlarımda tarihin ağırlığını, yüreğimde ise bilginlerin bilgeliğini hissettirerek bu bir günlük serüvende, dönemin en büyük bazı düşünürleriyle karşılaşıp kısa ama unutulmaz sohbetler yapacağız. Hadi, Atina’ya doğru süzülelim... Şafak: Akropolis’in Altında Uyanış Sabahın ilk ışıkları, Akropolis’in mermer sütunlarını altın bir örtüyle sararken, Atina uyanıyor. Hava, zeytin ağaçlarının kokusu ve fırınlardan yükselen taze ekmek kokusuyla dolu. Dar sokakta, tunik giymiş bir genç, elinde bir çömlekle su taşırken bize merakla bakıyor. Siz de görüyor musunuz? Agora’nın kalabalığı, tüccarların bağrışları, filozofların hararetli tartışmaları... Atina, adeta bir fikir denizi, her köşesinde düşüncenin dalgaları çarpıyor. İlk dura...

Ege kızı

  Ege’nin koynunda bir kız, dalga sesinde, Mavi gözlerinde umut, zeytin hecesinde. Saçları rüzgârla dans eder, tuzlu bir sevdada, Hüzünle yoğrulur yürek, kumsalın dizinde. Gün batarken sahilde, gökyüzü masal yakar, İyilik taşır elleri, sevda yüreği çakar. Deniz fısıldar ona, bir bahar müjdesini, Ege kızı umut taşır, özgürlük hecesini. Yıldızlar serper gece, onun gülüşlerine, Ay ışığı süzülür, dalgaların düşlerine. Sevda bir martı kanadı, uçar enginlere, Ege kızı nakış işler, kalplerin gergefine. Kıyıların efkârında, bir türkü usul çağlar, İçinde bin bahar taşır, dalgalarla dağlar. Ege kızı bir destandır, umutla dolup taşar, Sevgiyle kucaklar kainatı ,varlığı ışık saçar.

Tek

Duvarlar taş, yürek çelik, zincir soğuk, Gökyüzü bir avuç, mavi bir çocuk. Adaletsiz dünya, umut bıçak sırtında, Özlem dalga dalga, özgürlük ardında. Demir parmaklarda bir türkü usulca, Kavuşmak hayali, ateşten bir kucak. Esaret gölgesi, celladın kahrında, Yine de filizlenir, bir bahar akşamında.

Dağlar, ey koca dağlar,

Dağlar, ey koca dağlar, sırtınızda yara, bağrınızda sızı, Anadolu’nun yarım türküsü ciğerimin yanığı. Bir yanım yangın, bir yanım duman, bakarım memlekete, içimde kan. Bu toprak ki sevda, bu toprak ki isyan, neden zincirlerde, neden figan ? Sokaklarda çocuklar, ayak yalın, gözleri ateş. Ekmek derdi, zulüm derdi, yüreği koca bir çöldeki kervan. Ama bil ki, ey halkım, o çocukların avucunda bir kıvılcım, o kıvılcım ki yakar bu karanlığı, o kıvılcım ki dağları inletir, aman ! Kadınlar, ey yiğit kadınlar, alınlarında ter, ellerinde nasır. Onlar ki zindanlarda türkü, onlar ki meydanlarda bayrak. Bir bıçak ki saplanmış bağrımıza, susturulur sesleri, kırılır kolları. Ama durmaz, ey zalim, durmaz o yürek, bir sevda ki devrimle başlar, ancak ! Fabrika bacaları, duman değil, feryat üfler göğe. İşçi, köylü, omuz omuza, alnında helal ter, yüreğinde öfke. Bu vatan ki bizim, ey halkım, ne sermayenin kölesi, ne zulmün. Birleşelim, dağlar gibi dik, yıkalım bu düzeni, kerem eyle ! Ey Türkiye’m, ey y...

Kendine Ağıt...

Otel odası, denizin gri öfkesiyle boğulmuş bir tablo gibiydi. Dalga sesleri, camlara çarpan bir lanet gibi yankılanıyordu; ne çağıran, ne de kovulan, sadece var olan bir keder. Mine, yatağın kenarında, sırtı kambur, elleri kucağında birleşmiş, bir heykel kadar hareketsizdi. Masanın üzerinde buruşmuş bir kâğıt, ucuz bir kalem ve ağzına kadar dolu bir bardak su, odanın kasvetine sessiz bir tanıklık yapıyordu. Duvarlardaki soluk çiçek desenli kâğıtlar, zamanın yorgunluğunu taşıyordu; sanki otel, Mine’nin ruhunun bir yansımasıydı. Mine, bir mağaza tezgâhtarı, sıradanlığın zincirlerine vurulmuş bir kadın, şimdi kendi zihninin dipsiz kuyusunda, yaşamla ölüm arasında bir ipte cambazlık yapıyordu. Gökyüzü, bulutların ağırlığıyla çökmüştü. Mine’nin gözleri, denizin ufkunda bir noktaya saplanmıştı; o noktada, dalgaların köpüğünde, belki bir cevap, belki bir yalan vardı. “Neden yaşıyorum?” diye fısıldadı, sesi odanın boşluğunda bir hayalet gibi süzülüp kayboldu. Soru, yeni değildi. Yıllardır, ma...

Kısa bir İnceleme

Türkiye'de asgari ücretli bir bireyin karşılaşacağı ekonomik sorunlar  Yetersiz Alım Gücü : 2025 yılı için net asgari ücret 22.104 TL olsa da, yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı nedeniyle temel ihtiyaçları (gıda, barınma, ulaşım) karşılamak zorlaşmaktadır. TÜRK-İŞ'in 2023 verilerine göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 14.025 TL, yoksulluk sınırı ise yaklaşık 85.000 TL'dir, bu da asgari ücretin yetersizliğini gösterir. Yüksek Vergi ve Kesintiler: Asgari ücretten SGK primi, işsizlik sigortası primi ve diğer kesintiler yapıldığında, net ücret brüt ücretin önemli bir kısmını eritir. Örneğin, 2025’te brüt asgari ücret 26.005,50 TL iken net 22.104 TL’dir. Ayrıca, dolaylı vergiler (KDV gibi) asgari ücretlinin harcamalarını daha da zorlaştırır. Barınma Sorunları*: Kiralık ev fiyatları büyük şehirlerde asgari ücretin önemli bir kısmını tüketmektedir. Örneğin, 2025’te ev kiralarının 25.000 TL civarında olduğu belirtilmiş, bu da asgari ücretlinin bütçesini aşmaktadır. Gıd...

Avrupa Hayranlığında Boğulma Üzerine Bir Eleştiri

Avrupa’da yaşayan bazı Türk bireylerin, Türkiye’yi sosyal medya platformlarında veya çevrelerinde bir olumsuzluk abidesi olarak tasvir etmesi, ülkenin olumlu yönlerini görmezden gelerek Türk toplumunu sürekli eleştiren bir tavır sergilemesi, sosyolojik ve psikolojik açıdan dikkat çekici bir fenomendir. Bu durum, hem bireysel kimlik arayışıyla hem de toplumsal dinamiklerle ilişkilidir. Bu yazıda, bu davranışın altında yatan nedenleri bilimsel bir çerçevede ele alacak, bu tutumun sakıncalarını tartışacak ve Avrupa hayranlığının neden bir saplantıya dönüştüğünü analiz edeceğiz. Kimlik Krizi ve Ötekileştirme Dinamikleri Avrupa’da yaşayan Türk bireylerin bir kısmının Türkiye’yi olumsuz bir çerçevede sunmasının temelinde, kimlik krizi yatmaktadır. Göçmenlik, bireyleri iki kültür arasında bir aidiyet arayışına iter. Sosyolog Stuart Hall’un kültürel kimlik teorisine göre, kimlik statik bir olgu değil, sürekli yeniden inşa edilen bir süreçtir. Avrupa’da yaşayan Türkler, ne tamamen Avrupa toplu...

Yokluktur Bize Kalan

I Yokluk bir eski yara, kanar dağların koynunda, Fukaralık, bir kuru ekmek, bir dal sigara avucunda. Çaresizlik zincir olur, bağlar yüreğin yolunu, Hayat, bir asi rüzgâr, savurur umudun tozunu. II Kara toprağın bağrında, alın teriyle yoğrulur, Bir avuç buğday umudu, ellerde sessiz öğütülür. Çaresiz bir türkü yükselir, geceye iner sızısı, Hayat, bir kavgadır dostum, dinmez insanın hınzısı. III Garibandır, bir bıçak sırtı, keser ekmeğin payını, Gurebadır, ananın gözlerinde bir damla gözyaşını. Çaresizlik, dağ başında bir kurt uluması geceye, Hayat, bir ince saz, çalar yüreğin hecesine. IV İnsanca bir sevda taşırım, yoksul, ama dimdik ayakta, Fakirlik de bizim, Yokluk da, Yaşam da bizim toprakta. Dünya, bir yangın, bir çağlayan, biter mi, bilinmez, Yoklukla yoğrulur insan, kalbi hep bir kavga altında

Bir Kadın Konuşur

  I Yalnızlık benim gölgem, adımda saklı bir sır, Geceye fısıldar usul usul, içimde bir eski nehir. Sevda ki gözlerimde başlar, bir kor, bir kıvılcım, Aşk, yüreğimde yankılanır, dinmez bu iç sızım. II Gönül, bir deli bahar, dallarımda çiçeklenir, Dudaklarımda bir şarkı, ruhumda ateşlenir. Dostun bakışı bir bıçak, keser gönlümün ipini, Sevda taşırım göğsümde, saklarım hep sırrını. III Yüreğim nakış nakış işler, hayallerle doludur, Yalnızlık, bir eski dost, kapımda hep nöbettir. Sevda, bir ince yara, kanar usul usul gece, Gözlerimle başlar her şey, biter mi, bilmem hece. IV İnsanca bir sevda taşırım, kırık, umutlu, Bir hasretin ellerinde bulur ruhum bir tutku. Özlem, bir çağlayan, bir yangın, diner mi, bilinmez, Kadınım ben, sevdayım ben, aşkım ben, kalbimde hep bir iz.

Kendime yazdım kendime

Kırık bir dal, geceye asılı, Gözlerinle başlar yüreğin sızısı. Dağlar un ufak, gökler toz duman, Kalbinde bir yara, adı yalan. Sözleri bıçak, keser sessizliği, Yitip gider umut, aşkın öksüzü. Bir türkü çağırır, uzak, kederli, Yalnızlığın gölgesinde bir kadın, sevdalı.

KADER

  Kader, bir zamanlar İstanbul’un gri, dar sokaklarında, iki odalı bir evde, kocası Veysel ve oğlu Mert’le geçim derdinin gölgesinde yaşayan bir ev hanımıydı. Veysel, belediyede temizlik işçisi; Mert, lisede, sınav kaygısıyla boğuşan bir ergen. Kader’in hayatı, iğne deliğinden geçer gibiydi; bir yanlış adım, her şeyi mahvederdi. Ama Günümüz Türkiyesi’nde, Kader’in kaderi, kendi elleriyle, yazılacaktı. Her şey, komşu Ayşe’nin, “Kader Abla, sen muhtar olsan bu mahalleyi uçurursun!” demesiyle başladı. Kader, çay bardağını elinde sallarken güldü: “Ayşe, ben mi? Muhtarlık mı? Veysel duysa, ‘Kader, önce evin kirasını öde, sonra dünyayı kurtar,’ der.” Ama Ayşe’nin gözlerindeki ciddiyet, Kader’in içinde bir şeyleri ateşledi. Mahalle, aynı sahtekâr suratlardan, aynı boş vaatlerden bıkmıştı. Kader’in lafı gediğine oturtan halleri, herkesin dilindeydi. “Sen bizdensin,” dedi Ayşe. Kader, o an karar verdi: Bu oyunu oynayacaktı. Ve kazanacaktı. Muhtarlık için kolları sıvadı. Ne parası vardı, n...

Vezüv Yanardağı

  Sevgili dostlarım, bu akşam sizi tarih boyunca unutulmaz bir yolculuğa çıkaracağım. Sandallarınızı bağlayın, tozlu yollara hazır olun; çünkü M.S. 79 yılının o sıcak, telaşlı bir yaz gününde, Vezüv Yanardağı’nın gölgesinde uyuyan Pompeii’nin sokaklarına adım atıyoruz. Bu şehir, Roma İmparatorluğu’nun mücevheri, canlı pazarları, taş döşeli sokakları ve hayat dolu insanlarıyla sizi karşılayacak. Ama dikkat edin, çünkü bu gezi sadece bir başlangıç; gökyüzü kararacak, yer titreyecek ve Pompeii’nin son anlarında, insanlığın en çıplak duygularıyla yüzleşeceksiniz. Güneş, Campania’nın bereketli topraklarında yükseliyor. Pompeii’nin taş sokaklarında sabahın erken saatlerinde bir hareketlilik başlıyor. Foro’ya, şehrin kalbine doğru yürüyoruz. Etrafımızda tüccarlar, tezgâhlarını açıyor; taze ekmek kokusu, fırınlardan taşıyor. Bir balıkçı, ağını omzuna atmış, bağıra çağıra taze levreklerini satıyor. Yanımızdan geçen bir kadın, tunikası rüzgârda dalgalanırken, elindeki sepetten taşan üzümle...

BARIŞ'IN MAVİ GÖZLÜ DEVİ

  1934 yılında, Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos, Mustafa Kemal Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Venizelos, 12 Ocak 1934 tarihinde Nobel Komitesi’ne yazdığı mektupta, Atatürk’ün Türk-Yunan ilişkilerini yeniden inşa eden barışçıl politikalarını ve Türkiye’nin modernleşme sürecinde bölgedeki istikrara katkısını vurguladı. Özellikle 1930 yılında imzalanan Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Antlaşması, bu adaylığın temel dayanaklarından biri oldu. Bu antlaşma, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrası iki ülke arasında yıllarca süren gerginliklerin ardından barış ve iş birliği yolunda atılmış tarihi bir adımdı. Venizelos, mektubunda Atatürk’ün yalnızca Türkiye’yi modern bir ulus-devlete dönüştürmekle kalmadığını, aynı zamanda komşu ülkelerle barışçıl ilişkiler kurarak Balkanlar ve Ortadoğu’da istikrarı güçlendirdiğini belirtti. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin, onun dış politikasının temel taşı olduğu ve bu vizyonun ulus...